DAĞLIK KARABAĞ

En son güncellendiği tarih: 27 Eyl 2018

Kafkas ülkeleri seyahatimin en plansız, en ilginç ve en farklı durağı Dağlık Karabağ. “Yok Ülke” olarak tanımlanan, sadece Ermenistan tarafından tanınan ülkenin aslında var olduğunu giden turistler görebiliyor. 2017 yılında yapılan referandumda yarı başkanlık sisteminden başkanlık sistemine geçmiş olan ülkenin resmi adı da Artsakh Cumhuriyeti olarak değiştirilmiş. Gelin önce Dağlık Karabağ sorununun kökenlerine inelim. Bu yazdıklarım görüştüğüm insanlardan, araştırdıklarımdan tarafsız bir biçimde derlemeye çalıştıklarım. Hiçbir Azeri ve Ermeni’nin beni suçlamasına ve bu bilgilere karşı çıkmasına hakkı yok, baştan söyleyeyim. Tabii fikirlerini paylaşırlarsa da sevinirim.

Dağlık Karabağ sorunun kökenleri 1922 yılında Azerbaycan ve Ermenistan’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne katılmasıyla başlamış. Dağlık Karabağ bölgesinde yaşayan Ermeniler, Azerbaycan yönetiminden rahatsızlık duyuyorlarmış. 1985 yılında Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’un 1985’te başlattığı Glasnost (açıklık) akımı ile birlikte sorunlar iyice su üstüne çıkmış. Sovyet yönetiminin zayıflayan otoritesi üzerine Dağlık Karabağ Otonom Yönetimi, 1988 yılında Ermenistan Cumhuriyeti’ne bağlanmayı talep etmiş. Azerbaycan ile Ermenistan’ın 1991’de bağımsızlıklarını ilan etmeleri sonucu Dağlık Karabağ Ermenilerinin ayrılma isteği daha da yoğunlaşmış. Bu dönemde Karabağ’daki zorunlu göçler sebebiyle Azeri nüfusu %20’ye kadar düşmüş. 10 Aralık 1991’de Azeriler’in boykot ettiği referandumda Ermeniler, Azerbaycan’dan ayrılmak için oy kullanınca Dağlık Karabağ bağımsızlığını ilan etmiş. Ama Ermenistan dışında hiçbir ülke bunu tanımamış. Bu ilan sonucu bölgede sıcak savaş meydana gelmiş, 1994 yılında biten savaş sonucu 30 bin kişi hayatını kaybetmiş. Bu süreçte Ermeniler, Karabağ dışında çevredeki yedi bölgeyi de işgal etmiş. Bu sorun sebebiyle topraklarının %20’sini kaybeden Azerbaycan’ın, Ermeni kaynaklarına göre 600 bin, kendi kaynaklarına göre 1 milyon insanı bölgeden göç sonucu mülteci durumuna düşmüş. Bu sorun için arabulucu durumunda olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, başkanlığını Fransa, Rusya ve ABD’nin üstlendiği, üyeleri arasında Türkiye, Almanya, İtalya, Portekiz, Hollanda, Belarus, İsveç ve Finlandiya’nın olduğu Minsk Grubu’nu kurmuş. Ama iki ülke grubun önerdiği çözüm önerilerini hiç kabul etmemiş. Bu sorun aynı zamanda 1993 yılında Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapılarının kapanmasına sebep olmuş.

KARABAĞ SINIR KAPISI

Gelelim yolculuğa. Goris’ten Dağlık Karabağ’ın başkenti Stepanakert’e her sabah 10.30’da Mina Hotel’in karşısından kalkan bir dolmuş var. Şehrin merkezinden dolmuşa yürümek yaklaşık 25 dakika sürüyor. Ücreti de 2000 Ermeni Dramı. Goris’ten yaklaşık 2-2,5 saat süren bol virajlı, bol yüksek, yemyeşil bir yol. Dolmuş ise seyahatim boyunca alışık olduğum cinsten tıklım tıklımdı. Dolmuşun sürpriz ismi ise Erivan’da aynı hostelde kaldığım, bana “Kahvaltı yapabilirsin!” dediği için telefonumu kırdığım Çinli kadın Hong Xing idi. Sinir olsam da sevindim. Çünkü Karabağ’a öylesine plansız bir seyahat yapıyorduk ki desteğe ihtiyacımız vardı. Karabağ’da Booking.com gibi sitelere çalışmadığı için kalacak yer ayarlama imkanımız yoktu. Ermeni telefon hattı da orada çalışmadığı için internetimiz de olamayacaktı. Neyse ki dolmuş şoförü girer girmez “Kalacak yeri olmayan var mı?” diye sordu. Biz de çaresizler olarak geceliği 3000 Ermeni Dramı olan hostele “Tamam!” demek zorunda kaldık. Yolculuğumuzun ikinci bombası ise bir Karabağlı teyze oldu. Teyze dolmuşu lavaş, böğürtlen almak üzere iki kez durdurdu. Durduğu için sanırım kendini biraz mahcup hissetti. Önce aldığı 2 kova böğürtlenden biz turistler başta olmak üzere birer avuç ikram etti. Ardından aldığın lavaşların içerisine önündeki koca peynir kalıplarından birer parça koyup ikram etti. Açıkçası o peynirlerde biraz gözüm kalmıştı, çok mutlu oldum. Nereye gittiğimi bilmediğim bir yolda böylesine bir misafirperverlik güzel bir başlangıç oldu.


KARABAĞLI TEYZE BİZE LAVAŞ & PEYNİR HAZIRLIYOR

KARABAĞLI TEYZENİN HEDİYELERİ

Bu arada Dağlık Karabağ sınırında kısa bir pasaport kontrolü yapılıyor, turistlere başkente varınca vize alacakları memuriyetin adresi veriliyor.

Stepanakert, otogarına varınca kadın bizle vedalaştı, ardından şoför bizi hostele bıraktı. Edward’s Homestay adındaki bu yer, şehrin en popüler hosteli olan Carin’in birkaç bina aşağısında bulunuyor. Hostel’in sahibi yaşlı dede ve nine bizi ilgiyle karşıladı. Hemen bize Karabağ’ın bol dağ otlu çayından ikram etti. Çay özellikle dağ kekiği aromalıydı ve çok lezzetliydi. Hostelde ya da iki tane 4 yataklı oda bulunuyordu, kendileri de orada yaşadığı için gayet temiz ve ev havasındaydı. 80’lerden kalma mobilyaları ile sanki tarihte yolculuk yapmış gibiydik.



EDWARD'S HOMESTAY

OTLU KARABAĞ ÇAYI

Madem kader bizi karşılaştırdı deyip Çinli kadınla beraber vize almaya gittik. Sokakta sorduğumuz biri tarafından yanlış yere yönlendirilince büronun kapalı olduğunu sanıp çaresizce turist bilgilendirme ofisini arıyorduk ki yine turist olduğunu düşündüğümüz bir çifte büronun kapalı olduğunu söyledik. Hep beraber turist bilgilendirme ofisini aramaya koyulduk. Benim daha öncedn ekran görüntüsünü kaydettiğim haritadan gideceğimiz yeri bulmaya çalışıyorduk ki meğerse haritaya ters bakıyormuşuz. İtalya’dan gelen çift araba kiralamış, ona atlayıp sora sora bulmaya çalışırken bir de gördük ki vize ofisi aslında başka bir yerdeymiş. Doğruca içeriye gidip yaklaşık yarım saatte 3000 Ermeni Dramı ödeyerek vizelerimizi pasaportlarımıza bastırdık. Artık pasaportum değişene kadar bir 10 yıl bana Azerbaycan kapıları kapanmıştı. Azerbaycan, Dağlık Karabağ’a giden kimseyi ülkesine geri almıyor. Bunu bilen turistler o sebeple rotasını baştan ona göre ayarlıyor ya da buraya giremeden dönüyor. Bazısı da rica edip pasaporttan ayrı bir sayfaya vizeyi yapıştırıyormuş ama gerçekten oluyor mu hiç emin değilim.

VİZE OFİSİ

Vizeleri tamamlayınca İtalyan çift telefon hattı almaya gitti, biz de Turist Bilgilendirme Ofisi’ne… Ofisin önünde buluşup Şuşi şehrine gitmek üzere anlaştık. Turizm ofisi, Pazartesi günleri dışında başkent Stepanakert’ten ülkenin turistik yerlerin geziler düzenliyormuş, maalesef ki öbür gün için yerler dolmuştu, biz de kaydolamadık. Denk gelirse gitmenizi öneririm.

Çiftimiz de gelince atladık arabaya doğruca Şuşi’ye. Şuşi yaklaşık yarım saat uzaklıkta bir şehir. Şu an biraz terk edilmiş gibi bir görüntüsü var. Boşaltılmış büyük binalar, bomboş sokaklar… Azeriler’in yaşadığı dönemde şehre Şuşa deniyormuş. Zaten şehirdeki harabe gibi gözüken apartmanlar da Azeri tarzında, Şeki’dekilere çok benziyordu. Şehirde gezilecek çok fazla yer yok. İlk durağımız şehrin simgesi konumundaki, Surp Amenaprkich Ghazanchetsots Katedrali. 1887 yılında hizmete açılmış olan kilise beyaz ve gri renkleriyle dikkat çekiyor. Adını da mimarından almış olan kilise, Karabağ savaşı döneminde cephanelik olarak kullanılmış, kubbesi zarar görmüş. 2008 yılında kilise meşhur düğün gününe ev sahipliği yapmış. Levon Hayrapetyan’ın düzenlediği dğünde 500 çift evlendirilmiş. Biz şehre girerken de tıpkı bizdeki gibi bir düğün konvoyu Stepanakert’e doğru ilerliyordu. Kilisenin girişinde yerlerde çiçek ve pirinç taneleri bulunuyordu. Bazı Hıristiyan geleneğine göre evlenen çiftin üzerine pirinç taneleri atılabiliyor. Bu bolluğun ve bereketin sembolü olarak düşünülüyormuş. Ermenistan ve Karabağ’da şehirlerde öyle çok fazla kilise bulunmuyordu. O sebeple düğün için başka şehirlere gidebiliyorlar.

SURP AMENAPRKİCH GHAZANCHETSOTS KATEDRALİ

Şehirde 3 tane de cami bulunuyor. Bu camilerden bir tanesine yakından gittik fakat restorasyondaydı ve kullanım dışıydı. Çifte minaresiyle dikkat çeken Gevharaga Camii de İranlılar tarafından restore ediliyormuş. Şehirde gezilebilecek bir kilise daha bulunuyor: Kanach Zham. Biz önce bunu uzaktan cami sanarak gittik, kilise olduğunu yanına varınca anladık. Çan kulesi uzaktan minare gibi gözüküyordu. Taştan örülmüş yeni bir kiliseydi. İçerisinde ayine denk gelmemiz çok hoştu. Kadınlar mutlaka başlarına eşarp bağlıyor ve kiliseden çıkmak isteyenler mutlaka arkasına dönerek göğüslerinde haç işareti yaparak çıkıyorlardı. Aileler çoluk çocuk toplanıp ayine gelmişlerdi.

KANACH ZAM KİLİSESİ

Biz geç gittiğimiz için denk gelemedik ama şehirde birkaç müze de bulunuyor: Para Müzesi, Halı Müzesi. Şehrin hemen girişinde bulunan Şuşi Kalesi manzarasıyla mutlaka uğranılması gereken bir yer. Zamanında Ermeni prensliklerinden Vananda’nın lideri Melik-Shahnazaryan’ın mülkü konumundaymış. Kalenin surlarına çıkıp Karabağ’ın eşsiz dağlık manzarasının tadını çıkarmak gerek. Hele kalenin alt tarafında bulunan orman böğürtlenlerinin tadı bir başka…

ŞUŞİ KALESİ SURLARI

ŞUŞİ EVLERİ

Hava iyice serinlemeye ve kararmaya başlayınca başkentimize geri döndük. Zaten Karabağ seyahatim biraz üşüyerek geçti. Pantolonum olmadığı için bacaklarım dondu. İtalyan çiftimizi de Carin Hostel’e yerleştirip onlardan ayrıldık ve araştırmalarım doğrultusunda şehrin en iyi restoranı olduğunu öğrendiğim Ureni Restaurant’a gittik. Ama şaşırtıcı bir şekilde bizi kovaladılar. Meğerse rezervasyonla çalışan bir mekanmış fakat bize bunu söylemek yerine kollarıyla çarpı işareti yaparak “Closed, closed!” demeyi tercih ettiler. Biraz direndik, bekledik ama ilgilenen olmadı. Biz de inadına yarına rezervasyon yaptırdık. Mutsuz bir şekilde kalmamış umudumuzla şehrin diğer popüler mekanı olan Florence Garden’a geçtik. Burada da oturabilmişsek de sipariş veremedik. Bahaneleri ise “Mutfakta çok yoğunluk var, sipariş alamıyoruz, bekleyin!” oldu. Müşteri istemeyen mekanları da ilk kez burada gördüm doğrusu. Sinirlenip mekanı terk ettik. Yani en azından siparişimizi alsalar, yemeği bekliyor olacaktık. Gerçekten turizm bunlara sanırım biraz fazla gelmiş, hiç hazırlıklı değiller.

Sokaklarda çaresizce dolanırken karşımıza Tashir Restaurant’ın biraz yukarısında bir restoran çıktı. Tam onlar da yerlerinin kalmadığını söylüyordu ki kız bir anda tek başına oturan çocuğa eşlik edip edemeyeceğimizi sordu. Çocuk da Fransız çıktı. Aşçılık okuyormuş ve buradaki gastronomi üzerine bir proje için buraya gelmiş. Bana “dolma” kelimesinin Türkçe olmadığını inatla söyleyince dediği hiçbir şeyi umursamadım açıkçası. Yemekte dolma yedim, onların yaprak sarması “dolma” olarak anlandırılıyor. Biraz daha küçük ama kalın sarılan sarmanın içi neredeyse tamamen kıymalı bir harca sahipti. Az pirinçli olması çok hoşuma gitti. Yanına bizdeki gibi yoğurt getirdiler. Yoğurdun tadı çok da farklı değildi.

DOLMA

Şehirde sokakta çok yapacak bir şey olmamasına rağmen akşam sokak oldukça canlıydı. Aileler sokağa dökülmüştü resmen. Herkes kaldırımlarda yürüye yürüye konuşuyordu. Bir kısmı şehir merkezindeki “Pyatachok” adındakı döner kavşaktaki parkta renkli ve müzikli su gösterisini izliyordu. Diğer kısmı da şehrin asıl meydanı olan “Veratsnound”da idi. Veratsnound'da meclis binası, başkanlık binası, gençlik sarayı gibi idari binalar bulunuyor. Geceleri ise burası halkın toplanma noktası, çeşitli konserler, etkinlikler düzenleniyormuş ki biz gittiğimizde de bir grup gitar çalmaya hazırlanıyordu fakat yemek telaşından dinleyemeden geçtik.

VERATSNOUND

MECLİS BİNASI

Karabağ’da ikinci günümüze erken başladık. Bugünkü durağımız ülkenin en önemli kiliselerinden biri olan Gandzasar Manastırı. Bu manastıra gidebilmek için öncelikle Vank Köyü’ne gitmek gerekiyor. 9.15’te otogardan bir dolmuş kalkıyor ve köyden saat 3’te şehre dönüyor. Ücreti de 800 Ermeni Dramı Kahvaltımızı otogarda yaptık. Ülkenin meşhur yiyeceği Cengyalov Hatz’i sıcak sıcak yeme fırsatımız oldu. Buranın gözlemesi olarak tanımlayabileceğimiz yiyeceğin içinde 20 civarında ot bulunduğu söyleniyor. Bu otların olmazsa olmazları taze soğan, taze kişniş, taze sarımsak, ısırgan, ıspanak.. Ve tabi biraz tuz, karabiber ve acı. İçi bol otlu Cengyalov gerçekten mükemmeldi, fiyatı da yalnızca 500 Ermeni Dramı.

OTOGARDA CENGYALOVCU TEYZE

CENGYALOV HATS

Stepanakert’ten Vank’a yaklaşık 1 saatte vardık. Tabi manastır köyde değil de ta tepede bulunuyor. Köyden yaklaşık 45 dakikalık bir tırmanış gerektiyor. Ama şanslıydık ki daha bir iki adım atar atmaz bir araba yanımızda durup bizi manastıra çıkardı.

Günlerden pazardı ve ayin günüydü manastırda. İki kamyon dolusu asker bile gelmişti, araba araba aileler geliyordu. Manastırın içine girdiğimizde çanlar çalmaya başladı. Ayin başlıyordu. Çocuklar annelerinin eline tutuşturdukları üzüm dolu tepsileri alıp ileride yüksek alan koyuyorlardı. Sonra papaz ve din adamları sırasıyla geldiler, mumlar yakıldı, dualar başladı. Bir baktık ki bizi araba ile yukarı çıkaran adamlar meğerse din görevlisiymiş, resmen VIP misafirdik. Ayin, daha önce gördüğüm ayinlerden oldukça farklıydı. Yine aileler çoluk çocuk gelmişti. Küçük yaşta çocuklarına dini aşılıyorlardı. Kadınların kafaları sıkıca örtülüydü. Yeri geldiğinde namaz kılar gibi yere eğildikleri alınlarını yere koydukları oldu; yeri geldi papazın söylediklerini tekrar ettiler. Bazen papaz bazı grupların yanına giderek onlara özel dualar da okudu. Ayin bir türlü bitmedi, sanırım tüm gün orada dualar gerçekleşiyordu.

GANDZASAR MANASTIRI

1216-1238 yılları arasında inşa edilen manastır Ermeni kiliselerinin en önemlilerinden biri olarak kabul ediliyor. Şu an Artshak Başpsikoposu’nun merkez kilisesi konumunda olan yapı 1991 yılında Azeriler tarafından bombalandığı için bazı önemli kısımlarını yitirmiş. Fakat halka göre bu kutsal yapıyı hiçbir şekilde yok edememişler, çünkü Tanrı izin vermemiş. Gandzasar kelimesi ise hazine anlamına gelen “gandz” ve dağ anlamına gelen “sar” kelimelerinden türemiş, yani “dağdaki hazine” gibi bir anlam verilerek önemi belirtilmiş.

GANDZASAR MANASTIRI'NDA AYİN

Manastırı bu kadar işlek olmasına bir sebep de yanında bulunan mezarlık. İnsanlar önce ölen akrabalarını ziyaret ediyor ardından kilisede duasını ediyor. Burada mezar taşlarının yıllar içinde nasıl değiştiğini de gözlemledim. Önceleri ölen kişinin küçük bir portre fotoğrafı konulurken son yıllarda mezar taşı büyüklüğünde boydan bir fotoğrafı taşa işlenmiş. Mezarlıktaki böğürtlenlerin tadı da mükemmeldi. Muhtemelen kimse mezarlık olduğu için yemiyordu, o yüzden iri iri ve lezzetliydi.

GANDZASAR MEZARLIĞI

Manastırın hemen dibinde bir de Mashtots Matenadaran Gandzasar Scientific Cultural Center adlı bir müze bulunuyor. Girişin 250 AMD olduğu müzede birçok el yazması eser var. Eski zamanlarda manastırlarda birçok el yazması eser üretiliyormuş ve kütüphanelerde saklanıyormuş. Erivan’da da bu eserlerle ilgili çok büyük bir müze bulunuyordu.

ÇİNLİ YOLDAŞIMLA OTOSTOP

Köyden 3’te kalkacak otobüse daha çok zaman vardı. Biz de otostop çeke çeke dönmeye karar verdik. Manastırda üzüm satan adamın arabasıyla başladığımız yolculuğu Stepanakert’e kadar toplamda 3 araba ile tamamladık. Son araba biraz ilginçti. Bir anda kendimizi içerisinde klasik müzik çalan, lüks bir Jeep’te bulduk. Erivan’dan oğullarının düğünü için gelen zengin çift İngilizce bilemediği için çok konuşamadık ama kadın çocuklarını Londra’da okuttuğunu, kocasının da iş adamı olduğunu söyleyebildi. Ardından çantasından özel takılarını çıkarıp takıştırdı, bir iki fıs da değerli parfümünden… Bizi de Stepanakert’te Papik Tatik Heykeli’nin önünde bıraktılar.

Ülkenin sembolü hâline gelmiş “Papik-Tatik” heykeli şehir merkezden yaklaşık 2 km uzaklıkta bulunuyor. Büyükanne-büyükbaba anlamına gelen heykel Karabağlılar'ın toprakları ile kaçınılmaz bağını temsil ediyormuş. Bir diğer adı da “We are our mountains” olan heykel halkın ailevi değerlere olan bağlılığı ve yaşlılara saygısını da anlatıyormuş. Turuncu renkleriyle dikkat çeken heykelin yapılmasına Azerbaycan karşı da çıkmış, ama kimin umurunda.

PAPİK-TATİK HEYKELİ

Heykelden şehir merkezine yürüyerek döndüm. Yol arkadaşım Çinli dinlenmeye, ben ise gurmeliğe. Şehrin otogarının karşısında küçük bir pazar bulunuyor. Alt katında bir manav, üst katında ise kıyafetçiler. Alt katın derinliklerinde ise eski yıllardan kalma dekorasyonu ile iki kadının işlettiği bir lokanta. Kadınlar tek tek önceden yaptığı yemekleri dolaptan çıkarıp gösterdiler. Ben de hakkımı yine dolmadan yana kullandım. Ama bu sefer lahanadan. Yine içi bol kıymalı, hafif pirinçli bir lahana sarması. Üzerine taze kişniş doğramışlardı. Çok lezzetliydi. Doğrusunu söylemek gerekirse Ermeniler’in dolmasını, gözlemesini ve lahmacununu bizdekilerden daha çok beğendim.


LAHANA DOLMA

Şehri alt üst etmeye devam. Şehrin mutlaka görülmesi gereken yeri ise “Şuka” yani asıl Pazar yeri. S.David Caddesi, şehrin çarşısı konumunda. Birçok ayakkabıcı, kıyafetçi bulunuyor. Türk malı “Bürümcük Koltuk Kılıfı” bile satılıyordu. Dükkanların biraz aşağısında ise her gün aynı yerde açık olan pazar yeri bulunuyor. Pazarda yok yok. Canlı tavuk, bıldırcın, kesilmiş domuz kafası, yeni yapılmış kurumayı bekleyen kızılcık pestilleri, baklagiller, sebzeler, turşular… Ama en önemlisi Cengyalov Hatz. Hayatımda yediğim en iyi gözlemeyi bu pazardan aldım. Kadın önce beze şeklindeki hamuru oklavasıyla biraz açtı. Sonra üzerine aşırı bol otu döktü. O kadar otla Türkiye’de herhalde 10 gözleme çıkarırlardı. Sonra hamuru iki yanda çekiştirerek kapattı, oval bir şekil verip üzerine bastırdı. Sonra sacın üzerinde hemencecik pişirdi. Tek kelime ile mükemmeldi. Şu satırları yazarken nasıl canım çekti anlatamam. Kadın Cengyalov’un dışında pişi de satıyor. Burada pişilerin içine genel olarak sosis veya patates koyuyorlar. Zeytinyağı pek yaygın olmadığı için çiçek yağında, trans yağlı, yanık tatlı oluyorlar, hiç önermiyorum.

CENGYALOV & PİŞİCİ

TURŞU & REÇELLER

DOMUZ KELLE PAÇA

KIZILCIK PESTİLİ

KURUTULMUŞ BALIKLAR

TERLİKÇİ

Karabağ’daki son gurmeliğim ise bir gün önce rezervasyon yaptığımız Ureni Restaurant’ta. Geleneksel bir şeyler tadayım derken bu sefer hayal kırıklığına uğradım. Hankyal (Khankyal) diye bir şey ısmarladım. Önüme resmen kıymalı yoğurtlu makarna geldi. Büyük ve kalın dilimler şeklindeki haşlanmış hamurun üzerine yoğurttan bir çember yapılmıştı, çemberin ortasına da kavrulmuş kıyma. Sırf yemiş olmak için yedim açıkçası. Et yemeyen Çinli yoldaşım ise tavsiyem üzerine pancar salatası aldı. Onunki çok lezzetliydi, kıskandım. Haşlanmış pancarlar rendelenip, çok hafif mayonez ve cevizle karıştırılıp kalıp şeklinde servis edilmişti. Çok güzeldi, şu günlerde evde denemelerini yapıyorum.

HANKYAL & PANCAR SALATASI

Kafkas seyahatim boyunca en sevdiğim ülke sanırım basitlik ve sadeliğiyle Karabağ oldu. Karabağ’dan direkt Erivan’a döndük. Sabah 7.30’tan 10’a kadar yarım saatte bir dolmuşlar bulunuyor. Sabah 7.30’taki dolmuş yeni yapılmış yoldan Sevan’a uğrayarak gidiyormuş. Onda yer kalmadığı için 8’deki otobüse bindik, bu da tıpkı Erivan’dan Goris’e giden otobüsle aynı yolu kullanıyordu. Stepanakert’ten Erivan’a ulaşım ücreti ise 4500 Ermeni Dramı. Her ne kadar bize vize aldırtsalar da sınır kapısından geçerken dolmuş durmadı ve herhangi bir kontrol olmadı, bize mi öyle denk geldi giç bilmiyorum. Ancak Ermenistan’dan Gürcistan’a geçerken yapılan kontrolde Karabağ vizesini gören görevli pasaportumu iyice inceledi. Fransız pasaportu kullanmama rağmen Türkiye’de yaşadığım gözüküyor; adam nereye gittiğimi, nereden geldiğimi, Türk de olup olmadığımı sorguladı ama bir şey olmadı. Yasal olarak Türkler’in de hiçbir yasağı yok ama anlamadım doğrusu.

OTOGAR GİŞESİ

STEPANAKERT'TE GÖRMEDEN DÖNMEYECEĞİNİZ AMCA