GÜMRÜ

En son güncellendiği tarih: 27 Eyl 2018

Ermenistan’da son durağım Gümrü. Ülkenin en büyük ikinci şehri konumundaki Gümrü, ülkenin kuzeyinde, Türkiye Kars, Ardahan sınırına oldukça yakın bir mesafede bulunuyor. Ermenistan’ın diğer şehirlerinden kendini farklı kılan mimarisi ile Gürcistan’a geçeceklerin mutlaka uğranması gereken bir şehir.

Ben, Gümrü’ye başkent Erivan’dan geçtim. Buraya dolmuş veye trenle geçilebiliyor. Dolmuş da tren de Güney Otobüs Durağı’ndan (50 Tigran Mets Cad.) kalkıyor. Tren ücreti 1000 AMD, şu saatlerde kalkıyor: 07.55, 14.25, 18.25. Dolmuşlar ise doldukça kalkıyor ve ücreti 1500 AMD. Şansıma 10 dakika bekledim ve dolmuş kalktı.

Gümrü Otogarı’nın hemen yakınında bulunan Station Guest House’a şehre varır varmaz yerleştim, doğruca Turist Bilgilendirme Ofisi’ne… Gümrü hakkında herhagi bir broşür hazırlanmamıştı. O sebeple görevli yazıcıdan kağıda bastırdığı bir şehir haritası ve gezi rotası verdi ve “1 buçuk saatte tamamlarsın.” dedi.

Şehri gezmeye, şehrin asıl meydanı olan Vartanank Meydanı’ndan başladım. Meydanın tam ortasında “Avarayr Savaşı” heykeli bulunuyor. 428 yılında Ermeni Kralığı, Sasani hanedanının boyunduruğu altına girmiş. İranlı hükümdarlar Ermeniler’den Hıristiyanlığı bırakarak Zerdüştlük’e geçmelerini istemiş. Ancak Vartanank ve arkadaşları ayaklanıp isyan etmişler. Bunun sonucunda Avarayr ovasında büyük bir savaş vermişler. Büyük bir yenilgiye uğrasalar da Ermeni halkı onun adını ölümsüzleştirmiş. Zaten Vartanank da demiş ki: “Beklenmedik bir ölüm, ölmekten başka bir şey değildir; ama isteyerek ölmek kişiyi ölümsüzleştirir.”

VARTANANK MEYDANI

Heykeli arkama aldığımda tam karşımda belediye binası bulunuyordu. Sağımda restorasyonda olan Aziz Saviour Kilisesi bulunuyordu. Kızıl renkli dış cephesiyle tam karşısında bulunan siyah renkli Yot Verq Kilisesi ile kontrast oluşturuyordu. Surp Astvatsatsin olarak da bilinen Yot Verq Kilisesi’nin iç süslemeleri beklediğimden oldukça farklıydı. Diğer kiliselerdeki kadar sadelik yoktu ve özellikle mavi renk ağırlıktaki süslemeleri hoştu. Savaşlar ve depremler sırasında çöken kubbesi ile savaş sırasında silahlar tarafından delinmiş haç bahçede sergileniyordu.

AZİZ SAVİOUR KİLİSESİ

Görevlinin verdiği listede birçok bina ve açıklaması var. Ama bence her binayı anlayıp öğrenmek yerine şehrin mimarisine ve sokaklarına kendini bırakmak daha keyifli. Sokaklar Kars’ın sokaklarına o kadar benziyordu ki mimarı olarak evler neredeyse aynıydı. Genel olarak 19. yüzyıldan kalma evler özellikle kırmızı ve siyah tüf taşları ile yapılmış. Şehir Osmanlı’dan Rus hakimiyetine geçince adı da Alexandrapol olarak değiştirilmiş. Bir dönem olarak da anılan Alexandropol bir mimarı akım olarak da görülüyor. O dönemde şehir planlaması gelişmiş. Evler L biçiminde birer avluyla planlanmış. Şu an bu tarz mimarinin en güzel örneği olarak Poloz Mukuch adlı restoranın binası gösteriliyor. Sovyet döneminde ise şehrin adı Leninakan olmuş. 1926 yılında gerçekleşen deprem sonrası birçok yeni bina inşa edilmeye başlanmış. Bu dönemde iki katlı binalar, Alexandrapol dönemi binalarına uygun bir şekilde inşa edilmeye çalışılmış; genel olarak üst kısmı kemerli pencereleri ile farklı kılınmış.

POLOZ MUKUCH RESTAURANT

Abovyan Caddesi, şehrin İstiklal Caddesi olarak tanımlanabilir. Uzaktan duyduğum müzik sesini takip ederek ulaştığım caddede Ermenistan’ın en eski Kukla Tiyatrosu’nun önünde bir sanat merkezinin öğrencileri dans ediyor, şehrin orkestrası da güzel eserleri çalıyordu. Nüfusu 120 bin civarında olan bir şehirde böyle bir sanat etkinliğinin olması gerçekten şaşırtıcıydı. Böyle orkestralar, böyle sanatla iç içe çocuklar, gençliğin fışkırdığı ülkemizde neden yok diye sordurttu bana. Abovyan Caddesi’nde aynı zamanda şehrin ilk eczanesi ve şehrin tek sineması olan October Cinema bulunuyor. Sanatseverlerin ilgisini çekebilecek Aslamazyan Kardeşler Galerisi de yine bu caddede. 1880-1900 yıllarında inşa edilen ve ev olarak kullanılmış olan bina 1987’de restore edilerek Mariam ve Yeranuhi Aslamazyan’ın eserlerinin sergilendiği bir galeriye dönüştürülmüş.

ABOVYAN CADDESİ

Abovyan Caddesi’nin sonundan sağa dönünce Gay Caddesi’nde enteresan bir turistik nokta bulunuyordu: Gümrü’nün en eski berberi. 1940 yılında açılan berberin özelliği Sovyet dönemin kalan hiçbir eşyasını, aksesuarını değiştirmemesiymiş. Berber koltuğu, aynaları, masaları, muslukları hala eskiden kalmaydı. Maalesef ki tam kapandığı ana denk geldim, yoksa belki saçımı kestirebilirdim.

Restorasyonda olan Aziz Saviour Kilisesi’nin hemen arkasında park benzeri bir meydan bulunuyor. İçerisinde suyu olmayan büyük havulzar ve Poloz Mukuch Heykeli bulunuyor. Gümrülü ünlü sanatçı Poloz Mukuch hikayeleri, şakaları ve esprileriyle meşhurmuş. Şehrin değişik yerlerinde meyve sebze satarak geçimini sağlarken anlattıkları halkın hafızasında yıllar boyu yer etmiş.

Hava kararıp soğumaya başlayınca ben de yemek yemeye doğruca Turist Bilgilendirme Ofisi’nin yanında bulunan Slavıansky Dwor adlı restorana gittim. Seyahatimin o anına kadar yediğim en iyi yemekler oradaydı diyebilirim. Öncelikle Aveluk çorbası içtim. Aveluk kuzukulağı ailesinden bir ot, Türkiye’de de evelik olarak geçiyor. Çorbanın içerisinde evelik dışında, soğan, sarımsak, patates, pirinç bulunuyordu. Görünümü bazıları için mide bulandırıcı gelebilir ama özellikle yanında getirdikleri ezilmiş sarımsaktan da dökünce lezzet tavan yapıyordu. Hayatımda içtiğim en iyi çorbalardan biriydi diyebilirim.

AVELUK ÇORBASI - HAŞLAMA - İÇLİ KÖFTE

Çorba sonrası sırada Haşlama var. Haşlama ama h’si gırtlaktan k gibi okunuyor. Güvecin içinde kuzu eti domates, biber ve soğanla pişirilip servis edildi. Etler oldukça iyi pişmişti, kemikten ayrılıyordu. Tek kötü yanı içindeki sebzeler biraz az pişmişti ve etle ve etin suyuyla lezzetini birleştirmemişti. Hangi birini yiyeceğimi İçli Köfte de gelince iyice şaşırdım. Hepsi çok iyiydi. İçli köfte de Türkiye yediklerimin birçoğundan daha güzeldi. İç malzemesinde çok baharat yoktu, hatta sadece kıyma, soğan var gibiydi. Dışında da bulguru ve salçanın tadı çok rahat bir şekilde alınıyordu. Kızartmamışlar, haşlamışlardı. Yanında limon ile çok ama çok lezzetliydi. Uzun süre sonra lezzet olarak da mide olarak da doymuştum.

Yemek sonrası şehrin en canlı caddesi olan Rizhkov’a geçtim. Burada da birkaç mekan var. Mekanlarda özellikle canlı müzik bulunuyor, bazısında keman bazısında piano… Şehrin tek sorunu sokakların çok karanlık olması. Tek misafiri olduğum hostelime telefonumun lambası yardımıyla yürüyebildim, gerçekten zifiri karanlıktı.

GÜMRÜ PAZARI

Sabahleyin erkenden pazarcıların sesleriyle uyandım. Şansıma hostelim pazar manzaralıydı. Pazarlara bayılırım. 6.30 da kurulmaya başladı pazar, meyveler, sebzeler, baharatlar oldukça keyifliydi. Et ve peynir bölümü ise biraz iğrendirici. Kesilen etler hiç buzdolabı kullanılmadan tüm gün tezgahlarda bekliyordu. Kesilmiş domuzları el arabaları ile oradan oraya gezdiriyorlardı. Bir de etrafta domuz ve dana kafaları yüzülmemiş bir şekilde bekliyordu. Farklı olarak baharat karışımları kokuları ile çok hoşuma gitti. Eve getirdiğimde herkese çok ağır gelse de mutlaka öneririm.

ERMENİ BAHARATLARI

Şehre 20 dakikalık yürüme mesafesinde bulunan iki önemli eser daha bulunuyor. Bunlar Siyah Kale ve Ermeni Annesi Heykeli. Daha kimsenin uyanmamış olduğu şehrin soğuk sokaklarında yürüyerek gittim oralara. Birçok Ermeni şehri gibi buranın da en güzel özelliği kaldırımdaki ağaçların genel olarak meyve ağacı olması. Biraz vişne, biraz erik, biraz elma derken karnım pek acıkmadı. Ermenistan’da. Siyah Kale’ye giriş olmadığı için hemen yanında bulunan Ermeni Annesi Heykeli’ne çıktım direkt. 360 derece bir çember şeklinde olan kalenin yapımında şehirde genel olarak hakim olan siyah tüf taşı kullanıldığı için bu adı almış. 1834 yılında yapılmış olan kale, şehir Osmanlı’dan alınınca şehri gelecek tehlikelere karşı korumak üzere Rusya tarafından kullanılmış.

SİYAH KALE

Ermeni Annesi Heykeli de 1975 yılında heykeltıraş Ara Sargsyan ve E. Vardanyan ile mimar Rafik Yeghoyan tarafından yapılmış. Heykel II.Dünya Savaşı’ndan başarılı çıkan Sovyetlar’in, bunda şehit düşen Ermeniler’in anısına yapılmış. Gururla ayakta duran kadının elindeki başaklar zaferi simgeliyormuş.

ERMENİ ANNESİ HEYKELİ

Şehirde gezilecek yer de kalmayınca doğruca Otobüs Garı’na. Şehirden her sabah 10.30’da Tiflis’e dolmuş bulunmakta. Aynı zamanda Gürcistan’ın diğer şehirlerinden Akhaltsikhe ve Akhalkalaki’ye de burdan ulaşılabiliyor. Gündüz gezip gece dönmek isteyenler için de Tiflis treni çok daha ideal. Her zamanki gibi yine şanssızım, dolmuşta yer kalmamış. Ama bu sefer en azından sırtımı dayayabileceğim bir ilkokul sandalyesi koydular benim için dolmuşa.

GÜMRÜ OTOGARI

Ermenistan’a veda etmeden son bir heyecan daha yaşadım. Dolmuşun kalkmasını beklerken bir maillerime baktım ki ne göreyim: Powerbank’imi hostelde unutmuşum. Son sürat koşa koşa gittim aldım. Neyse ki daha 10 dakika daha vardı. Nefes nefese bir şekilde dolmuşun oraya tekrar vardığımda karşımda yaşlı bir teyze pişi satıyordu. Trans yağlı olduğu için genelde tüketmeyi pek tercih etmem ama teyzenin çaresizce satmak için çıkmayan sesiyle bağırmasına dayanamayıp bir tane kartufşkalı yani patatesli pişisinden aldım. Hem de sadece 50 Ermeni Dramıydı.

PİŞİCİ NİNE

Gümrü’den Tiflis’e yolculuk yaklaşık 5 saat sürdü. Nedense Ermenistan’dan Gürcistan’a geçerken yapılan kontrolde Karabağ vizesini gören görevli pasaportumu iyice inceledi. Fransız pasaportu kullanmama rağmen Türkiye’de yaşadığım gözüküyor; adam nereye gittiğimi, nereden geldiğimi, Türk de olup olmadığımı sorguladı ama bir şey olmadı. Yasal olarak Türkler’in de hiçbir yasağı yok ama anlamadım doğrusu. Sonuç olarak Ermenistan güzel, farklı, enteresan bir ülkeydi, herkese öneririm.

GÜRCİSTAN SINIR KAPISINDA SANDALYEMLE DİĞER YOLCULARIN BİNMESİNİ BEKLERKEN