GENÇ EĞİTMENDEN SÖZDE EĞİTİMCİLERE


13 Mayıs tarihinde BodyFit Pilates Eğitmenlik Programı’nı tamamlayıp Pilates Eğitmeni oldum. İlköğretim ve lise hayatım boyunca asportif bir çocuk olarak görüldüm, hissettim; ama sorun bende değil; Beden Eğitimi dersleri öğretmenleri ve dersin işlenişinde idi. Belki eğitmen olmama insanlar şaşırdı, belki “Bu çocuk nasıl beceriyor?”, “Pilates de sanki spor mu?” , “Önüne gelen de eğitmen oluyor” dediler. Ama amacım herkesin spor yapabileceğini, sporun insanda doğuştan olmayan bir özellik olduğunu göstermek. Bunun en önemli sorumlusunun da Beden Eğitimi öğretmenleri olduğunu…

Sporla imtihanım ilkokulda başladı. Annem, her dönem düzenlenen veli toplantısında bu sefer bir ilki yaşamış;zayıf gelen beden eğitimi dersinin öğretmeni ile görüşmüştü. Bütün derslerde son derece başarılı bir öğrencinin neden bu dersten başarısız olduğunu herkes gibi o da merak etmişti. Neyi yapamadı da bu notu aldı diye sorduğunda Mahmur Satır’dan aldığı cevap hiç şaşırtıcı değildi. Tüm başarısız öğretmenlerin yaptığı gibi yeteneksizlik yaftasını çocuğa yüklemişti: “Nazif’in spora yeteneği yok!”. Aynı durumu derslerime giren Yılmaz Zafer ve Fergül Kaya da yaşatmıştı. Nasıl olur da öğretmenlik sıfatını almış bu kişiler beni ve benim gibi öğrencileri derse katmak, dersi sevdirmek yerine bizi dışlamayı kendilerine hak görüyorlardı. Bize bu dersi işkence haline getirip kenarda oturmamıza göz yumuyorlardı hala anlayamıyorum. İlköğretim hayatım boyunca Beden Eğitimi dersleri benim için kabus olmuştu. En büyük isteğim Beden Eğitimi dersinin olduğu günün gelmemesi gelince de o günün çabucak geçmesi. Ama kenarda oturan bir öğrenci olarak hiç geçmek bilmeyen saatler haline gelmişti. İki yıl anasınıfı ve ilköğretimin 8 yılını Manisa Özel Doruk Koleji’nde tamamladım. Manisa’nın en iyi okullarından biriydi. Anasınıfında öğleden sonra sınıfça bahçede oynamaya çıkardık. Ben orada birkaç kişiyle birlikte toprakla oynardık. Sınıfın erkekleri bir anda kaybolur, şimdi düşününce anlıyorum muhtemelen futbol oynamaya gidiyorlardı. Bu okula 5 yaşında başlamıştım, o yaşıma kadar ne ailemde ne de bende bir futbol ilgisi vardı. Sonuç olarak ben hiçbir sporu öğrenerek ya da daha önce oynamış olarak okula başlamadım. Tıpkı bana nasıl okumayı, sayıları, işlemleri, müzik notalarını ve birçok şeyi öğrettiler ise sporu da öğretmeleri de gerekirdi. Ama ne oldu? İlköğretim hayatım boyunca önüme ya futbol ya basketbol ya da voleybol topu atıldı; sanki ben daha önce biliyormuşçasına, oynamışçasına benden onu oynamam beklendi. Zaten en baştan şöyle bir ayrımı da kafaya oturtuyorlardı: Erkekler futbol ya da basketbol, kızlar da voleybol oynar. Bu üç sporu da yapmak istemeyen birkaç kişiye badminton oynama hakkı tanınmıştı en azından. Kendi kendimize onu öğrenmiştik. Cuma günleri son 3 dersimiz seçmeli ders olurdu, Beden Eğitimi, Müzik, Resim, Tiyatro, Dans gibi derslerden istediğimizi seçerdik. Ben de her zaman bana resmi sevdiren öğretmenim İkbal Ökten sayesinde hep Resim dersini seçerdim. Bu derslere ek olarak da Beden Eğitimi derslerinde de bazen izinle bazen de kaçarak resim yapmaya giderdim. Resim yapmak da doğuştan gelen bir aktivite değil ama onu sevdiren , yapmaya teşvik eden biri vardı karşımda. Belki de şu an okumayı düşündüğüm Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı bölümünü seçmemde en büyük katkı da onundur. İlköğretimin ilk birkaç yılında Cimnastik derslerimiz de olurdu, orada tüm sınıf ayrılmadan aynı şeyi yapar, tırmanır, takla atar, step yapardı. Yasemin adında bir öğretmenin girdiği bu dersler güzel geçer, öğrencileri ayırmadan ona yapabileceği şeyleri öğreterek yaptırırdı. Ki bence adı Beden Eğitimi olan bir ders bu şekilde olmalıydı, çünkü bedeni eğitmek oyun sporlarıyla çok da etkili yapılabilecek bir kavram değil.

Bu durumun sadece bizim okulda böyle olduğunu düşünürken kazandığım Galatasaray Lisesi’nde de durumun farklı olmadığını gördüm. Burada, dersi öğretmedikleri gibi üstüne iyi oynayamazsan puanın da düşük oluyordu. Ben de bu durumun önüne geçmek için birçok sınavda basketbol oynamak yerine sahanın etrafında 40 tur koşarak değerlendirilmeyi teklif etmiştim ve koşmuştum. Kaç defa sırf derse katılmış gözükmek için futbol sahasında oynuyormuş gibi gözüküp sadece dikildiğimi,kaç kere basketbol oynatırlarken sadece öğretmen baktığında hareket ettiğimi hatırlamıyorum. Böyle yapıyordum, çünkü oynamasını bilmiyordum, bilmediğim şeyi denerken de sadece komik gözüküyordum. Bizden hızlı olmamızı, mükemmel oynamamızı bekleyen öğretmenlerimiz Gülseven Şentürk ve Sibel Mısırlıoğlu nedense okulun en rahat öğretmenleriydi. Ders başladıktan sonra yoklama alsın diye yarım saat odasından inmelerini beklerdik, sonra önümüze topları fırlatıp tekrar odasına çıkarlardı. Bir öğretmenin örnek olması, bizi teşvik etmeye çalışması gerekir. Özellikle bir Beden Eğitimi öğretmeninin çok daha hareketli, çoğu kişinin nefret ederek geldiği bu dersi bu şekilde kabullendirmek yerine sevdirmeye çalışma çabası içinde olması gerekir. Bir gün 10 tur koşarak sınav olacağımız bir derse müdür yardımcısı ile görüşmem gerektiği için geç kalmıştım. Derse gelince öğretmenim Sibel Mısırlıoğlu’na hemen giyinip koşacağımı söyleyip bahçede 10 tur koşmuştum. Ve o kadar tur koşup geldiğimde bana inanmamıştı, çünkü odasının penceresinden koşup koşmadığıma bile bakmamıştı. Arkadaşımın söylediğine göre de “Bu çocuk da ne ağır taban” diye dalga geçmişti. Bana ağır taban diyen birinin bence söylediğinin tersine davranıyor olması gerekirdi.

Beden Eğitimi derslerinden bu kadar rahatsız olan, spor kelimesini duymak istemeyen ben sporu Digiturk’te bulunan HomeTV’deki Yoga ve Pilates programları ile sevmeye başladım. Yaz aylarında televizyondan kendi kendime öğrenmeye çalışıyordum ve oldukça zevk almaya başlamıştım. Her ne kadar en başta Pilates, Yoga kadar beni mutlu etmese de Ebru Şallı’nın programı ile yapmaya başlayınca Pilates’i bırakamadım. Artık spor benim için bir fobi olmaktan çıkıp hobiye dönüşmüştü. Bu hobiyi bir aşama ileriye taşıyıp BodyFit’te sevgili Burcu Vurkaç’ın eşliğinde eğitmen olmak için kolları sıvadım. Bu sene Pilates Eğitmeni olmak için katıldığım Pilates Eğitmenlik Programı’nda öğrendiğim en önemli şey ise “iyi bir eğitmen” olmaktı. İyi bir eğitmen öğrenciyi teşvik eder, yapamadığı zaman alternatifi gösterir dışlamaz, onu yavaş bile olsa geliştirmeye çalışır, karşındakine pozitif yaklaşır... Ama en önemlisi ÖĞRETİR ve EĞİTİR!

Eğitimimde üzerimde gerçekten emeği olan Mine Can, İkbal Ökten, Şükran Gerçeker, Sevilay Palta, Micaela Güzel, Semnal Gökmen, Selda Akcan, Sadiye Güre, Thomas Lepoutre, Vedat Talan, Bedriye Yıldırım, Suna Tataroğlu, Selma Dağlı, Feray Kama, Zeynep Çetinözman, Tülay Dinç, Hasan Köroğlu, Sevinç Gök, Güler Şen, Özlem Gürleli, Neslihan Yavuzbalkan, Betül İgan, Arzu Dağaşan, Duygu Dalgıç, Selma Zoralioğlu, Gülcan Esen, Serap Süllü, Ruhsar Kesenli ve Aslı Bilgi’ye teşekkür ederim.