MISIR GÜNLÜKLERİ - İSKENDERİYE

Güncelleme tarihi: 13 Eki 2018


29.07.2017 - İSKENDERİYE

Çöldeki otelimsi yerde çimlere kurulan çadırda yer kalmadığı için masadaki beş sandalyeyi yan yana birleştirip yatak yaptım kendime. 2 saat falan uyuyabildim ancak. Tabii ki de rötarlı bir şekilde çıktık yola. Herkes uyuyor ben uyumaya direniyordum, yolu kaçırmamak için. Gezilerdeki bu uykusuzluğa dayanabilişim inanılmaz.

İskenderiye ülkenin kuzeyinde bulunan en kalabalık 2. şehir. MÖ 331 yılında Büyük İskender Mısır’ın yeni başkentinin burası olmasına karar vermiş ve şehir zamanının en kalabalık ve en önemli şehirlerinden biri haline gelmiş.

İskenderiye’ye varır varmaz Kayıtbay Kalesi’ne giitik. Bize orda Fuul ve Falafel sandviç verdiler. İkisini toplasan 5 Pound’u geçmez yani 1 TL’yi.

Kayıtbay Kalesi 1480 yaılında Memluk sultanı Kayıtbay tarafından Pharos Adası’na kurulmaya başlamış. Şu an ada özelliğini yitirmiş bölge dünyanın eski 7 harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin olduğu yere yapılmış. 150 metre uzunluğundaki bu fenerin gemilere nasıl yönü gösterdiği henüz bir gizem olsa da zamanından ileri bir teknoloji kullanıldığı kesinmiş. Aynı zamanda Fransızca, İngilizce gibi kelimelerde fener anlamına gelen “phare” kelimesi(Türkçe’deki “far”) de bu fenerin Pharos Adası’na kurulmasından geliyormuş. Fakat fener deprem ve fırtına gibi sebepler ile yıkılmış ve mermerleri Kayıtbay Kalesi’nin yapımında kullanılmış. Kalenin iki katı bulunuyor. Alt katta kalenin camii var. Üst katta da diplomatik işlerin gerçekleştiği odalar bulunuyormuş. Kalenin içi bomboş olduğu için odalar ve işlevleri insanın gözünde pek canlanamıyordu. Ama kalenin içindeki en dikkat çekici şey yiyecek deposu deliği olan bir delikti. O deliğe kafamı yaklaştırdığımda inanılmaz bir serinlik geliyordu sanki bir klima gibi, doğal havalandırma denilebilir. Kalenin bir de savunma hattı bulunuyordu. Kalenin surlarının alt tarafına doğru eğimli koridorlar kaleyi savunmak için kullanılan silahların bulunduğu odalara çıkıyordu. Kaledeki bir ilginç oda ise su toplama odasıydı, sarnıç da denebilir. Kapısında görevli bir kadını oturttukları için önce girilmeyen bir yer sandım, sonra kadın beni çağırınca girdim. İçerisi ıslak ve nemli bu odaya avluda bulunana delikten su doluyormuş zamanında. Buranın fotoğrafını çekmeye çalışırken merdivene takıldım ve tam düşmesem de kolumu sıyırdı taşlar.

KAYITBAY KALESİ

Tüm insanların yüzlerce fotoğraf çekilmesini bekledikten sonra İskenderiye Kütüphanesi’ne geçtik. Sorsan kalenin adını bile bilmezler. Sırf fotoğrafı olsun diye gezmek bu; başka bir şey değil. Boş kafayla neye baktığının farkında olmadan, nerede olduğunun… Tur gezileri hiç bana göre değil onu anladım.

İskenderiye Kütüphanesi’nin tarihi milattan önce 3. yüzyıla dayanıyor. Büyük İskender’in tahttan düşmesi ile Ptolemée Mısır Krallığı’nın başına geçiyor. Amacı ülke topraklarını genişletmek değil de ülkenin kültürel ve bilimsel kalitesini artırmak oluyor. Hatta kendini Mısır gelenek ve görenekleri ile bütünleştiriyor ve halk tarafından ona firavun denilmeye başlanıyor. O da geleneği bozmayıp kız kardeşiyle evleniyor hatta. Ülkenin bilgi birikimini geliştirmek amacıyla İskenderiye’de içinde kütüphanesi de bulunan bir müze kuruyor. Ülkenin her yerinden bitki ve hayvan örneklerinin olduğu bahçesi olan bu kompleksin bir rasathanesi ve anatomi, fizik, kimya çalışmalarının yapıldığı alanları da varmış. Hıristiyanlar Pagan tapınaklarını yakarken bu binanın da yandığı düşünülüyor.

İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ

2002 yılında da modern olarak hizmete sunuluyor kütüphane. Bilet alınarak girilen kütüphanenin mimarisi muhteşemdi. İçeride şans eseri bir rehber turuna denk geldik ve güzelce anlayarak gezdik. Çünkü içerisi yalnızca kitaplar ve okuma alanlarından oluşmuyordu. İçeride güncel sanatçıların segileri, Antik Eserler Müzesi, El Yazması Eserler Müzesi vardı. Bunların hepsini dikketlice gezmek epey zaman alırdı. Maalesef İskenderiye’de sadece iki günüm olduğu için özet şekilde gezebildim.

Hayran kaldığım binanın mimarisi bir yarışma sonucunda seçilmiş ve bina 6 yılda yapılmış. Bir planetaryum, bir konferans salonu ve ana binadan oluşan yapıda bir hemen yanda bulunan Alexandria Universitesi ile kütüphaneyi birbirine bağlayan bir köprü var. Bu köprü bilgiler paylaşılsın, bir yerden bir yere iletilsin anlamına geliyormuş. Ana bina eğimli bir şekilde duran bir yuvarlak biçiminde. Bu eğimli duruş Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesini temsil ediyormuş. Binanın duvarlarına işlenmiş ilk görüşte hiyeroglif olarak düşündüğüm semboller ise tüm dünya dillerindeki semboller imiş ve 4200 sembol varmış. Bu da sadece kendi bilgilerinin değil tüm bilgilerin buluşma noktası olduğunu açıklıyormuş.

Zaten geçmişte de kütüphanenin müdürünün gördüğü tüm eserleri toplama yetkisi varmış. Örneğin ülkeye bir yabancı geldiğinde ondaki eser ondan alınır, bir kopyası çıkartılır ve aslı sahibine geri verilirmiş. Böyle böyle müze zamanında 900.000 papirüs kaynakla çok çok bir koleksiyona da sahipmiş.

İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ

Müzenin kitap bölümündeki eğilimli çatının altı birçok arklı katmandan oluşuyor. Her katmanda farklı kaynaklar, görme engelliler için alanlar, bilgisayarlı masalar bulunuyor. Buranın çatısı da doğal ışığın en düzgün içeri girebileceği şekilde yapılmış. Tavandaki mavi rengi Akdeniz’i temsil ederken yeşil rengi ise Dünya’yı temsil ediyormuş.

Kütüphaneye hayran kalıp biraz aceleyle çıktım. Greko-Romen Müzesi’ne kapanmadan gitmem gerekiyordu. Girişte çıkardığımız çantalarımızı otobüslere taşımışlardı. Başımızdaki AIESEC görevlisi Rushdy uyuyordu, çantaların nerede olduğunu sorup zorla öbür arabada olduğunu söyledi. Ona daha önce onlardan ayrılacapımı söylemiştim. Hemen kimseye takılmadan Uber çağırıp müzeye gittim. Tüm aceleme rağmen müze tadilatta idi. Şarjım da bitiyordu. Manna Patisserie‘ye oturup bir Croissant aldım şarj etmek üzere telefonumu. Croisssant yine çok güzeldi, biraz hamuru kalındı ama tadı gayet iyiydi ve yalnızca 7 Pound. İnternetimi açtığımda herkesten mesajlar, aramalar, 15 dakika beni beklemişler. Kahire’deki Omar bile aradı, Rushdy ile de konuştum. Kendi aptallığı yüzünden insanları bekletiyordu. Ama hiç üzülmedim, böyle aptalların aptallıklarına devam etmesine izin verirlerse gezileri işte böyle beklemekle geçer.

KRUVASAN

Ben de oradan geçtim Mahmoud Said Müzesi’ne. Küçük ve ücretsiz müze Mısır’ın ilk ressamı sayılabilecek ülkenin başbakanın çocuğu imiş zamanında. Babası onu Fransa’ya hukuk okumaya göndermiş, o aynı zamanda sanat eğitimi de almış. Mısır’da resim yapmanın ayıp sayıldığı zamanlarda yaptığı birçok nü çalışması da bulunuyor müzede. Resimlerinde Lübnan’a olan hayranlığı da çıkça görülüyor. Kendi villasının bir bölümü şu an kendi eserlerine ev sahipliği yaparken bir bölümü de Mısır Modern Sanat Müzesi’ne dönüştürülmüş. O kadar kimse gelmiyor ki oraya, görevli bahçede bekliyordu. Zaten modern sanat dedikleri eserler çok da yaratıcı ve özel değiller bana göre.

Müzeyi de tamamlayıp şehrin bir ucundaki Montazah Bahçeleri’ne gitmeye karar verdim. Biraz uzak olduğu için biraz şehirdeki tramvayı kullanmaya karar verdim. Önce yanlış yöne giden bir tramvaya bindim, hiçbir para ödemedim ve içeride masalar, koltuklar, birkaç adam oturmuş televizyon seyrediyordu. Tramvaydan inince zaten bir kadın bana gülerek bir şey dedi, neydi acaba çok merak ettim o tramvay. Sonra otobüs gibi olan kalabalık 1 Pound ödenen tramvayla biraz daha yakınlaştım gitmem gereken yere ve Uber çağırdım. Uber beklerken görüp görüp yemeye direndiğim mısırdan aldım. Buradaki köz mısırlar bembeyaz. Bana GDO’suzmuş gibi geldi, çünkü ülkede öyle büyük üretimi olan bir ürün değil, genelde küçük küçük tarlalarda üretiliyor,o yüzden yerel tohumdur diye düşündüm tabii kim bilebilir ki?

KÖZDE MISIR

Trafikli de olsa vardım. Şoförün bana para üstü bulamamasıyla bayağı zaman kaybetsem de hafif akşamda gezdim parkı. Park II. Abbas zamanında yapılmış. Buradaki deniz kayalıklarına Floransa’daki Palazzo Vecchio’nun tam bir kopyasını yaptıran Abbas’ın sarayı ziyaretçi girişine ve fotoğraf çekimine kapalı. Yine polislerden azarı yiyerek fotoğrafımı çektim. Nerdeyse her tarafı palmiye ve hurma ağaçlarından oluşan parktan çıkıp şehrin sahilinden otelime doğru uzun bir yola çıktım. Şehir oldukça güzel, ama Mısır kargaşasından dolayı güzelliği biraz azalıyor.

ABBAS'IN SARAYI

Fouad Otel olan otelim eski bir binanın 2. katında bulunuyordu. Filmlerdeki demir örgülü kapısı olan asansörle çıkıp odama yerleştim. Eski bir oda, içinde yalnızca lavabo ve banyo tuvalet koridorun karşısında, tavanda pervane, iki tek kişilik yatak, eski bir dolap ve bir masa. Balkondan da deniz manzarası gözüküyordu. 10 Dolar’a gayet güzel bir oda. AIESEC’e verilen parayla gayet güzel yerlerde güzel yemekler ile kalınabilir aslında, tabii ceplerine para girmesi lazım.



HOTEL FUAD

Saat biraz geç olsa da şehrin en meşhur balık restoranlarından Samakmak’a gittim. İçinde karides, kalamar ve birkaç deniz ürününün de bulunduğu kremalı balık çorbası aldım. İçindeki maydanoz tadını harika yapmıştı. Ardında Galt Head denilen ızgara balığım geldi. Balığın içine limonlu, yağlı yeşil bir sos sürmüşlerdi, tadını mükemmel yapmıştı. Ama söylediğim mezeler hayal kırıklığına uğrattı. Sarımsak salatası dedikleri şey sarımsaklı yoğurtlu mayonez, eski peynir dedikleri tahinli lorlu bir meze ve domatesli soğanlı ringa balığı salatası. Hepsi midemi bulandırdı açıkçası. Balık yerken çok karıştırmamak gerekiyor onu anladım.

SAMAKMAK

Restorandan çıkıp yakında bulunan kaleyi bir de gece göreyim dedim. Kalenin çevresi gece insan kaynıyordu. Çoluk çocuk herkes ordaydı. Satıcılar, bağırış çağırış, bisikletli çocuklar… Fitir dedikleri Mısır Pancake’i satan satıcı vardı, yalnızca 2 Pound’ küçük ballı şekerli fitir aldım hemen. Biraz saçtaki yanık tadı olsa da fiyatına göre uygundu. Sahilde yürüye yürüye otele doğru gittim. İnsanlar coşmuştu gerçekten, sahilde adım başı bir satıcı: pamuk şeker, diken inciri, dondurma, çay… Otele girmeden Délices diye bir pastaneden acıbadem kurabiyesi aldım ve herhalde tek başıma kaldığım otele döndüm. Acıbadem kurabiyesinin arasına kayısı reçeli koymuşlardı. Olmamıştı, bu kadar da zevksiz olmamalı, şeker bağımlıları…

BALLI ŞEKERLİ FİTİR



30.07.2017 - İSKENDERİYE

İskenderiye’deki son günüm olduğu için 6.30 alarmımla erkenden kalktım. Gözümü açtığımda nerede olduğumu anlayamadım: Hangi ülkedeyim, hangi şehirdeyim, burası neresi? soruları geçti bir an aklımdan. Kafam artık yoruldu herhalde.

FUAD OTEL

İSKENDERİYE SOKAKLARI

Hazırlanıp rehber kitabımın önerdiği yere kahvaltı yapmaya gittim. Hiç canım istemiyorsu fuul ve falafel tarzı bir şey ama çok meşhurmuş. Mohamed Ahmed Restaurant 1957 kurulmuş, şehrin kahvaltıda gözde mekanı imiş. Gerçekten de oldukça kalabalıktı. İnternetten biraz araştırırken gördüklerimden ve denemediklerimden söyledim. Keşke gidip güzel bir kafede kruvasan yeseydim daha iyiydi. Kızarmış peynir, iki kocaman beyaz peynir diliminin kararıncaya kadar kızarmış haliydi ve ben onu peynirli ekmek kızartması sanmıştım. Bir dilimin yarısını bile yiyemedim. Kızarmış sarımsaklı fuul ise, yana yana kızartılmış sarımsaklar, ne olduğu belli olmayan aşırı yağ ve ezilmemiş baklalardan oluşuyordu, yiyemedim. Şakşuka bizim menemenin yumurtaların karıştırılmış versiyonu, yumurta tadı falan yok, bu da aşırı yağlıydı ve güzel bir tadı yoktu, yiyemedim. Tahina sos çok ağırdı, yiyemedim. Domatesli peynir, bizimkine göre biraz daha sulu kıvamdaki lorun üstüne domates yanına salatalık idi, bunu da diğerlerinin çirkin yağını bastırsın diye zorla yiyebildim. Yani kahvaltı güne kötü başlattı, kusabilmek istedim. Rehber kitabımın oluşturduğu şehir sokaklarında turu yaptım.

ŞAKŞUKA , TAHİNA, FUUL, KIZARMIŞ PEYNİR

Bir zamanların lüks ve meşhur oteli Cecil Hotel’den başladı turum. Otelin hemen yan tarafında Mısır milliyetçilik ve bağımsızlık hareketinin ilk kıvılcımlarını veren Saad Zaghloul’un heykelinin olduğu küçük bir park vardı. Hemen sahil kıyısındaki bu yapıları görüp şehrin iç sokaklarına geçiş yaptım. Bir kiliseyi andıran Ticaret Odası binasına hayran kaldım. Büyük Sinagog’un içine giremediğim için de üzüldüm, keşke Yahudiler bu konuda biraz daha

açık olsada. Dış mimarisine bayıldığım bu binaların iç kısımları hem aklımda merak olarak kalıyor. 1950 yılında MGM tarafından kurulan Cinema Metro’yu da görüp Shari An-Nabi Daniel Caddesi’ndeki sahaflardan geçip Kom Ed-Dik Antik Kenti’ne gittim. Tabi gitmeden önce belki mide bulantımı önler diye 1929’dan beri hizmet veren Brezilya Kahvecisi’nden Cider diye bir içecek aldım. Sıcak elma suyunun içine tarçın ve karanfil konularak yapılan bu içecek çok tatlı ve çok sıcaktı, özel bir yanı yoktu ve aksine midemi daha da bulandırdı. Bugün resmen Mısır mutfağına küstüm.

Kom Ed-Dik Antik Kenti şehrin ortasında bulunuyor. Kelime anlamı olarak enkaz yığını anlamına gelen bölgeden günümüze küçük bir Roma tiyatrosu, hamamlar, su sarnıçları ve kuşlu ev denilen tabanında mozaikler bulunan bir villa kalmış. Tiyatroda hala konserler veriliyormuş galiba, tiyatro küçük olduğu için karşı tarafına ek oturma yerleri de yapmışlar. Tiyatronun hemen girişindeki taş sütunlardaki Graffitileri görünce de bayağı mutlu oldum. Üniversite hazırlık sınıfındayken gladyatörleri öven sözler ve resimlerin duvarlara kazınmasıyla grafitilerin oluştuğunu öğrenmiştik.

ED-DİK ANTİK KENTİ

Antik kentten çıkıp şehirdeki turumu buranın Tahrir Meydanı’nda tamamladım, Muhammed Ali’nin bir heykeli vardı. Şehri gezerken bulrum diye dün kalenin ordan magnet almamıştım, ama bulamadığım için tekrar oraya gittim. Magnet konusunda oldukça başarısızlar, çirkinlerin en az çirkinini alıp Kom el-Chougafa yeraltı mezarlarına gitmek üzere Uber çağırdım.

İSKENDERİYE

Sorunsuz, kavgasız bir Mısır günü geçemez tabiki. Daha şoför gelmeden beni aramaya başladı, İngilizce bilmiyordu, bana Arapça bir şeyler söylüyor, ben anlamayınca sinirleniyordu. Arabaya bindim, bana nereye gideceğimi sordu ben de ekranının yarısı kararmış telefonunda navigasyonu açtım buraya dedim. Üflemeye püflemeye başladı. İngilizce anlamadığı gibi Arapça’da anlamıyordu, inatla navigasyonu dinlemiyor, dinlese de sokakları kaçırıyordu. Zar zor sinirlendire sinirlendire, kesin çokça küfür de etti, şehrin fakir mahallesindeki mezarlara vardık. Bu sefer telefonunun interneti çekmediği için bir türlü kaç para tuttuğu yazamadı. Bekledik, telefonu açıp kapadı; sanki hava yoluyla iletiliyormuş gibi arabanın tüm camlarını da araladı. Ben de sinirlendim ve Uber’i çağırmadan önce 25 Pound yazmıştı dedim, her ne kadar önce 50 almaya çalıştıysa da zorla 25’e ikna edip indim arabadan. Kimi kazıkladım artık bilmiyorum.

20. yy’ın başında şans eseri açılan bir çukur ile bulunan Kom el-Chougafa yeraltı mezarlarına geldiğim için çok mutlu oldum. Çok farklı bir mekandı. Şemsiye şeklinde bir çatısı olan silindir şeklindeki yapıdan aşağıya doğru spiral merdivenlerden indim. Bir tanesi 3 kişilik özenle tabutları ve duvarları işlenmiş oda ile diğerleri toplu kare kare deliklerden oluşan toplu mezar odaları karşıladı beni. Yerlerde sular birikmişti, o yüzden tahta desteklerin üzerinde yürünüyordu. Çok enteresan biraz da korkunç bir yapıydı. Başka insanlar olmasa korkabilirdim. Aile mezar odasının kapısında bulunan oymalar çok önemliymiş. Çünkü çakal başlı Mısır tanrısı Anubis Yunan-Roman kıyafetleri içinde tasvir edilmiş. Bu iki kültürün kaynaşık tek örneği imiş. Toplu mezar odalarına da loculi deniyormuş ve yüzlerce ölüyü barındıryormuş. Ayrıca ölülerin kemiklerini de bir camekanda sergiliyorlardı.

KOM-EL CHOUGAFA

Kom el-Chougafa mezarlarının bahçesinde ayrıca sonradan yapılmış bir mezar odası vardı. Bu mezar Port Said’te yeni bir bina yapılırken çıkarılan bir mezar odasının parçalarına uygun olarak yapılmış, mezar yeniden canlandırılmış. Bu mezar odasının duvarlarındaki tanrı ve mumya figürleri dışında tavanındaki Medusa figürü benim en çok hoşuma giden ayrıntıydı. Şimdi yazarken fark ettim de İskenderiye’de Roma ve Mısır kültürleri az da olsa iç içe girmiş.

Şehrin bir ucundaki bu yerden garaja gitmem gerekiyordu. 20 dakikada Uber geldi. Mısır’da ilk defa garaja gelmiş oldum. Çiş kokan otobüs peronlarının arasındaki boşluklar adeta bir pazar yerine dönmüştü. Kıyafet satanlarından, meyvecilerine, tatlıcısından meşhur İskenderiye ciğercisine… Ama sabahki yediklerimden sonra ağzıma bir şey sokasım gelmedi. Yalnızca yol için garanti olsun diye 3 muz alıp onları yedim, en sevdiğim ilacım.

KAHİRE OTOBÜSÜ

Yolculuk 3 saat sürdü, Tahrir Meydanı’nda indim. Bizimle aynı grupta yer almayan 2 Türk kız gelmişti Mısır’a. Mısır’a geleceklerin olduğu grupta Mısır gerçekleri hakkında biraz bilgilendirmiştim. Geçen günde bana “Hayranız sana, takılacağız bir gün peşine” demişlerdi. Ben de akşam nasıl olsa yolculuk olacağı için yola çıkana kadar onlarla takılmaya karar verdim. Esmanur ve Hilal Marmara Üniversitesi’nde hukuk okuyan iki arkadaş olarak gelmişler. Daha geleli birkaç gün olmasına rağmen fenalık geçirmişler, resmen eve atılıp ilgisiz bırakılmışlar. Hangimiz buraya gelip de bunu hissetmedi ki. Onlarla GAD’a gittik. Ben köfte ve kebap yerken onlar mango ve guava suyu içti. Konuştukça hem rahatladılar hem de 6 hafta nasıl kalacağız demeye başladılar. Ben olabildiğince gerçekleri ve neler yaşadığımı anlattım. Kimse gibi mutsuz olsam da yapmacık bir şekilde aşırı mutluymuş gibi yapamam. Onlardan ayrıldım ve saat 12’de çıkamayacağımızı bile bile Siva için servisin kalkacağı yere.