MISIR GÜNLÜKLERİ - KAHİRE - İLK 5 GÜN

En son güncellendiği tarih: 14 Eki 2018

1.07.2017-KAHİRE

Bu kadar saçma başlayacağını tahmin edemezdim. Aegean Airways ile Atina’dan 1,5 saat süren yolculuk sonrası Kahire’ye vardım. Vize alıp, saçma bir form doldurup kuyruğa girdim, herhalde benim uçağımdakilerden en arkada kalan bendim. Ardından herhalde biri benim ismimi tutup bekler umuduyla kapıya çıktım. Kimse yok! Dışarıya da çıktım yine kimse yok. Herkes Arapça konuşuyor, bir şeyler diyor. Ben yapayalnız kaldım ortada. Şarjım bitmek üzere, havaalanının internetine Mısır numaram olmadığı için bağlanamıyorum. İçeri nedense tekrar almak istemiyorlar. Zar zor tekrar içeri girip bir adamın yardımıyla internete bağlandım, biraz şarj; sözde sorumlum ile görüştüm ve bir adamla buluştuk. Linda diye bir Myanmarlı kız vardı, sonra saat 4’te inecek uçaktaki Çinli kızı da bekledik. Uykusuzluk, 2 gün tüm Atina’da yürümekten kopan bacaklar, çaresizlik…

KAHİRE HAVALİMANI

Hiç iyi başlamadı. Kızları bıraktıktan sonra beni apartman dairesine getirdi. Yerin olmadığı söylense de alındım içeri. Koltukta yatan çocuklar, her yer pislik, mutfağımsı bir çöplük, temizlenmek istesen kirleneceğin bir banyo… Ucunda bir de yer yatağı olan bir yatağa yatabileceğim söylendi, o pis kullanılmış yatağa mı..? Yastığa Tişörtümü koyup büzüşüp uyudum. Allah’tan 12.30 a kadar uyuyabildim. Beni bırakan çocuk 5’te gelecek, para değişimi yapacak ve SimKart verecekti. İlk günden böyle bir boşluğa düşmüş olmak, internetin olmaması, kimseyle iletişim kuramamak… Pakistanlı bir çocuk projeden biraz bahsetti ve en yakın gezi 3 Temmuz akşamında olacakmış. Ben o güne kadar ne yapacaktım, bu evin içinde, şehir merkezine uzak olan bu yerde?

BANYO

Neyse ki saat 5 olmadan beni dün havaalanından alan Hasm almaya geldi. Mısır’da Cuma ve Cumartesi günleri tatil olduğu için para değiştirmeye gidemeyecektik. O yüzden elimdeki 25 $’ı o değişitirdi.( 450 Mısır Poundu) Kızları da alıp doğruca Vodafone’a gittik. Vodafone resmen bizdeki bankalar gibiydi. Sıra numarası alıp işlemlerini yapıyordun. Yabancı olduğumuz için pasaportlarımızla aldığımız Simkartların işlemleri biraz uzun sürse de bu işi hallettik, en azından artık iletişebilecektim. Ardından “City Stars Mall” adındaki alışveriş merkezine gittik. O pis sokakların, renksiz binaların, karmaşanın içinden birden modern dünyaya geçiş yaptık sanki. Sokakta göremediğimiz kadar değişik insan tipi, açık ve süslü kadınlar, gençler, lüks kafeler, dünya çapında markalar (Quicksilver, Zara, Victoria’s Secret, Timberland vs.). Fattoush adında bir Lübnan restoranonda yemek yemeye karar verdik. Kıymalı Sambousek ve Alexandrian Liver yedim. Toplam 11 TL’ye (55 Pound) gayet doyurucu bir yemekti.(Yunanistan’ın pahalı yemekelerinden sonra). Sambousek bizim pişilerin kıymalı hali gibi, biraz çiğ böreğe de benziyor ama hamuru daha kalın ve güzel. Alexandrian Liver ise ciğerli biberli dürüm, beklediğimin üstünde bir lezzeti vardı. Myanmarlı kız “Fattah Moza” denen bizim pilav üstü dönere benzer bir yemek aldı. Aldığı yemeğim yarısını bile yemeyen Çinli kız ise karışık ızgara tarzı burada yenilebilecek en son şeyi aldı. Küçük bir parçayı 5 dakika boyunca çiğnediği için herhalde hemen doydu.


ALEXANDRIAN LIVER & SAMBOUSEK

HAZM VE ÇİNLİ KIZ

SAMBOUSEK

AVM çıkışı Hasm bize Şeker Kamışı suyu ısmarladı. Herkes zevkle içerken, her şeyi yiyip içebileceğini düşünen ben yarısına kadar bile gelemedim. Neyse ki ileri de Kaktüs İnciri satan seyyar satıcıya rastladık ve Frenk İnciri de denen bu meyveyi kendim de yetiştirip daha olgunlarını tatmış olmama rağmen buradaki daha yeşil olanlar daha güzel tatta geldi bana. Bunu ise tek ben severek yedim.

ŞEKER KAMIŞI SUYU

ŞEKER KAMIŞLARI

Ramazan Bayramı bitmiş olmasına rağmen burada bayram arkası tatil oluyormuş. Trafiğin az olduğunu söyleyen Hasm normalde yolların tamamen tıkalı olduğunu söyledi. Mısır’da sanki trafik kuralları yokmuş gibi, herkesin arabasında mutlaka bir hasar var, ışıklar, yaya geçitleri, şeritler pek önem taşımıyor. Ne türlü ilerlersen ilerle modunda hepsi. Akşam kızları da bıraktıktan sonra Hasm beni kahveye götürdü. Bana bir naneli çay kendine de Türk kahvesi ısmarladı. Normal çay ve nanenin karşımından olan çayım bayağı güzeldi, Türk kahvesi ise bizdeki süvari kahve gibi çay bardağına benzer bir bardakta sunuluyordu.

Hiç dönmek istemesem de eve döndüm. yaklaşık 1 dakika boyunca kapıyı yumrukladıktan sonra biri kapıyı açabildi. Eşyalarım odadan atılmış, salonun tam ortasına yerleştirilmişti. Şimdi ben nerede kalacaktım? Geziden dönmüşlerdi. En son artık kimse gelmez diyerekten salondaki bir koltuğa yerleştim. Hasm ve kızlarla bir çeyiz dükkanına girip aldığımız çarşafımı serdim ve uykuya daldım. Gözlerimi açtığımda bir tartışma, gidip gelenler… Ardından biri geldi ben en başından beri burda yatıyorum, başka yere yat dedi, bana birisinin yatağının altındaki yatağı getirdi. O pis halının üzerine yerleştirip uyudum. Bayram tatili sebebiyle yeni ev kiralayamadıklarını söylüyorlar, bakalım sadece bir oyalama mı? Yoksa bu durum düzelecek mi?

YER YATAĞIM

2.07.2017-KAHİRE

Yeni yer yatağımda herkesin çalan alarmlarıyla uyandım. Sanki bir daha asla istemeyeceğim yatakhane yaşamına geri dönmüştüm. Dün kızlara bir Türk gelmişti, Deniz adında. Onunla bu sabah QNB Alahlı bankasından para değişimi yapacaktık. Onu bekleyene kadar İspanyol ve Tunuslu çocukla oturduk, ve bir yerlere Uber ile gittiklerini söylediler. Özgürlüğün yolunu bulmuştum. Deniz ile Bankada buluştuk. Fethiyeli, Bilgi Üniversitesi’nde Görsel İletişim Tasarımı okuyan bir kızmış. O karttan para çekmek istediği için Western Union’a da gittik, orada da işini halledemedi. Ardından Mc.Donals’da kahvaltı yaptık. Mısır’a gelip MacDo’ya gitmek kadar rahatsız edici bir şey olamazdı benim için. En azından gelmişken Türkiye’de olmayan Hurmalı Pie’dan yiyelim dedim. Hurmalı,kremalı,dondurmalı sıcak pay çok tatlıydı ama oldukça da lezzetliydi.

HURMALI PIE

Geldiğimiz yolu geri dönerken bir yerde dolmuşa binmeye karar verdik. Sanırım Mikrobüs diyorlarmış. Binerken kafamı öyle bir çarptım ki şu an yazarken bile hissedebiliyorum. Kimse İngilizce bilmiyor, çarşaflı bir kadın bana sorular soruyor, sanki on defa tekrar edince anlayacakmışım gibi tekrar ediyor. Neyse ineceğimiz yerde inince kısa mesafe gittiğimiz için şoför biraz daha para üstü verdi. Sonra kızla ayrıldık, kafamda sürekli günün kalanında napsam diye düşünerek eve geldim. Konuştuğum insanlardan kimse yoktu, Deniz’e de sordum, "Şehir merkezine gelir misin?" diye ama dinlenmek istiyormuş. Hemen toparlanıp Uber’i çağırıp dosdoğru Aquarium Grotto Garden’a gittim. Burası Kahire şehirleşmeye başladığında yapılan planlı yeşil alanlardan biriymiş. 1900’lerde yapılan bu park Mısır filmlerinde de oldukça fazla kullanılmış romantik sahneler için. Parkta yapay mağaralar ve bunların içine yerleştirilmiş akvaryumlar var. Akvaryumların büyük bir kısmında canlı balık yerine maket balık, kaplumbağa ve timsah var. Mağaranın tavanı ise yarasa yuvası olmuş, ilk defa bu kadar yarasayı bir arada ve ses çıkartırken gördüm. Hava o kadar sıcaktı ki ve o kadar fotoğraf vrevideo çekmiştim ki belgeselim için çekeceğim videolar için uzun süreler mağarada oturup telefonun soğumasını bekledim. Mısırlı sevgililer de buraya gelmiş, romantik vakit geçiriyor, selfie çekiliyor, müzik dinliyordu. Dün Hasm evlenmeden fiziksel temas olmadığını söylemişti çiftler arasında, belki bunlar evli genç çiftlerdi, ya da Hasm daha muhafazakar bakışa sahipti. Çünkü ortalıkta bizim dışarıdan gördüğümüz gibi sadece kara çarşaflı kadın değil, açık giyinmiş birçok kadın da vardı. Aynı Türkiye gibi kafa yapısına göre değişiyordu bence bu durum.

AQUARIUM GROTTO GARDEN

Oradan çıkıp Kahire Kulesi’nin yolunu tuttum. Olduğum yer Cezire Adası denen, Nil Nehri’nin geçerken iki kola ayrılıp oluşturduğu bir adaydı. Bu adanın bir kısmı birçok büyükelçiliği de içeren apartman tarzı binalarla kaplı iken kalan kısmı spor ve kültürel faaliyetlere ayrılmıştı. Kule’ye çıkınca daha da net bir şekilde birçok saha ve birçok yüzme havuzu bir arada bulunuyordu. Bunun yanı sıra Opera Binası, Modern Sanat Müzesi ve üniversitelerin bazı enstitüleri… Kahire Kulesi Kuzey Afrika’nın en uzun yapısı olma unvanını taşıyan bir televizyon kulesi. 1956-62 yılları arasında yapılmış ve kuleden tüm şehir mükemmel bir şekilde gözüküyor. Uzaktan puslu da olsa piramitler de hoş bir şekilde orada duruyor. İlk kez piramitleri uzaktan da olsa gördüğüm için çok mutlu oldum ve inmemek için uzun süre oyalandım. Kuleye çıkmak için yabancılardan 150 Pound istemelerine rağmen kendi halklarından 25 Pound alıyorlar. Bizim ülkemizde yapılıp da haksızlık olarak gördüğümüz bu durum kat ve kat daha fazla bir biçimde yapılıyor.

KAHİRE KULESİ

KULEDEN KAHİRE

Adadan karaya iki tarafında aslan heykelleri olan köprüden geçtim. Şehir meydanı gibi gözüken alanda herhalde yoktur diye düşündüğüm Metro vardı. Onun dışında bu kadar işlek bir yerde sadece KFC vardı yiyebilecek. Sokaklarda yemek için umutsuzlukla dolaşırken birden oldukça kalabalık, kadınlı erkekli herkesin gittiği bir lokanta gözüme ilişti. “Koşari” denilen bir yemek yapıyorlardı, ne olduğuna bile bakmadan orta boy ısmarladım. Önüme bir tabak pirinç, makarna, spagetti, nohut, kızarmış patates, mercimek (bence Beluga mercimek idi) karışımı olan Koşari yanında domatesli bir sos geldi. Masalarda sarımsaklı ve garsonun bayağı acı olduğunu söylediği iki farklı sos daha vardı. Ne kadar acı olabilir ki derken yemeği yana yana bitirdim. Adamın getirdiği sudan da içemedim, bir sürahi suyu masama getirmişti. Ancak pis bardağı değiştirmemişti. Öteki masalara baktığımda da aynı şeyi gördüm, her masada bir bardak duruyor, sadece sürahideki su tazeleniyordu.yemeğin içindekiler her ne kadar beslenme tarzıma uymasa da fena bir yemek değildi. Uber’imi de çağırıp eve döndüm. Yalnız da olsa istediklerimi yaptığım bir gündü, o yüzden güzel bir gündü bence.


KOŞARİ

3.07.2017-KAHİRE

Gece yarısı tam artık uyumaya karar vermişken, David adındaki çocuk diğer AIESEC öğrencilerinin de olduğu partiye davet etti. Aşırı uykum gelmiş olmasına rağmen farklılık olsun diye gitmeye karar verdim. Oasis diye bir otelin barında , bizim evden 5-6 kişi geri kalanı tamamen tanımadığım ve benim projemde olmayan insanlardan oluşan aşırı sıkıcı bir ortamdı. Neyse ki evden 3 kişi daha sıkılmıştı ki erkenden döndük. Uyumaya hazırlanmıştım ki salonda müzikler açıldı, konuşmalar… Odasında yatağı olanlar rahat rahat uyuyor, ben salonun ortasında ışık ve sesin içinde debeleniyordum. Gerçekten yatakhane günlerimden farksızdı. Biraz dalmıştım ki bu sefer üstümden yatak geçiyor, koltuklar itiliyor, yeni biri mi gelmişti anlayamadım. Kalktığımda ayak ucumda Tunuslu çocuk yatıyor, ortamda bir ayak kokusu, telefon diplerinde olmasına rağmen kapatılmayan bir alarm, artık dondurucu olmaya başlamış bir klima. Üşüye üşüye ishal de olmuştum.

Sokağa çıkıp kahvaltılık aramaya başladım. Bir yerde tatlı, şekerli poğaça tarzı şeyler gördüm. 4 Pound verip bir tane aldım. O kadar tatlı ve kıvamı o kadar kötüydü ki yememeye karar verdim. Sanki üstüne sulandırılmış reçel sürülmüştü. Her tarafı ıslak ıslaktı.

ŞEKERLİ POĞAÇAMSI

Tekrar çıkıp bizdeki Tombik pideye benzer 4 pide aldım 2 Pounda, yanına da üstünü sinek sarmış, delik deşik çürük domateslerden 3 tane, pörsümüş 2 tane de salatalık. Biraz olsun sağlıklı bir şeyler yemeliydim çünkü ne spor, ne beslenme vardı. Bu kadar boşluğun ve pisliğin içinde en azından vücudumu korumalıydım.

MANAV

Nijeryalı ve İspanyalı çocukla dışarı çıkmaya karar verdik. İnsanları milletleriyle söylüyorum çünkü hiçbirinin adları aklımda kalmıyor. Cairo Festival City denen yerdeki AVM’ye gittik. Nijeryalı çocuğun projesi bizimki gibi gezmek değil; günde dört saat çalışıyor. O yüzden 1 saatliğine gidecektik, onu işine yetiştirmek için. AVM aşırı manasızdı, tanımadığın insanlarla AVM’ye gitmek ise daha da manasız. Biraz turlayıp, Adidas , H&M gibi mağazalara girdik. Fiyatları Türkiye’ye göre oldukça pahalıydı. Türk markası olarak da LCW vardı.

CAIRO FESTIVAL CITY

Değişik bir şey olarak da Mango suyu içtim ilk defa, hoş bir tadı vardı, fakat aşırı tatlıydı. Ya beni Mısır şekere alıştıracak ya da şekerden tamamen soğuyacağım.

MANGO SUYU

Eve döndüğümde hala düzelmeyen sorunlara bayağı sinirlenip Omar denen yetkili çocuğa atar dolu bir mesaj attım. Gerekirse odamda kalacağımı, her şeyin çok kötü ilerlediğini vs. Ama ardından güzel bir haber beni bekliyordu: yerde yatanlar yeni eve çıkacaktı. Omar geldi ve şansıma beraber Fransızca konuştuğumuz Tunuslu çocuk da geliyordu. Ev 10 katlı bir binanın en üst katında, gayet geniş, iki banyoluydu. Tunuslu ile iki ayrı yatağın olduğu odayı hemen kaptık. Her şey güzel gidiyor gibiydi. Uber’e atlayıp doğruca Arapça dersine gittim.

YENİ EVİN SALONU

YENİ EVİN MUTFAĞI

Derste önemli kelimeleri, sayıları vs. öğrettiler. Diğer iki Türk kız da oradaydı. Biri Öykü diğeri ise türbanlı bir kız. Çıkışta tüm ders gelenler ile Arabiata diye bir yere yemeğe gittik. Ben patlıcanlı olan Falafel Tabousha? ve tereyağlı Fuul aldım. Fuul bakla ezmesi imiş, ince bir yuvarlak pidenin arasına konularak tüketiliyor. Falafel de bakladan yapılıyor. İki lezzeti de oldukça beğenip heyecanla yeni evime döndüm. Pakistanlılar gelmişti, bir de diğer evden İspanyalı ve Pakistan çocuk. Pakistan çocuk sürekli her şey yolunda mı, “be easy?” gibi laflar ediyor ve sinir olmaya başladım. Her şey yolunda gidiyormuş gibi konuşup sonra sürekli durumlara karşı atarlanıyor. Odama girdiğimde bir yatak çökmüş, çöken yatak da İspanyol tarafından yere konulup sahiplenilmişti. Sorunsuz ilerlemeyecekti herhalde. Şimdi ne olacağını hiç bilmiyorum ama Tunuslu ile de yatak paylaşımı yapmamıştık, İspanyol çocuğu da yollayamam. Odamın insanları sevdiğim insanlar oldu en azından ama keşke sorun olmasaymış.


ARABIATA

FUUL

4.07.2017-KAHİRE

Gece 2 de Tunuslu geldi, yatak olayını görünce doğal olarak çıldırdı. Olayı anlattım, her şeye rağmen İspanyol’un yatağı kapıp uyuduğunu da söyledim. Her ne kadar onu uyandırıp yatağın kendisine ait olduğunu söylese de sonra kendi başının çaresine bakacağını söyleyip çocuğu tekrar yerine yatırdı. Sonuç olarak eski eve geri döndü. Yatağı çaktırmadan kapmıştım, sonunda yatakta yatacaktım. Tunuslu için pek hoş olmadı ama yapacak bir şey yoktu.

Sabah kalkıp market alışverişine gittim. Al Rayah Market’te genel olarak alacak hiçbir şey bulamadım. Sağlıklı hiçbir ürün yoktu neredeyse. Kahvaltı için peynir, zeytin bakarken yalnızca plastik tabağa konulup streç filmle kaplanmış 6 domates ve Helva dedikleri şambali tadında ama daha yumuşağı olan bir tatlı alabildim. Mısır’da peynir kültürü yok, kendilerine has bir peynir göremedim. Peynir bölümünün büyük bir kısmını krem peynir ve labne tarzı peynirler oluşturuyor. Diğer kısmı da bizdekine benzer az çeşitte beyaz peynir. Hatta President marka İstanbul peyniri diye bir şey de gördüm. Onun dışında zeytin ve turşular açık bidonlarda duruyordu ve üsttleri beyaz küf tutmuştu, alamadım… Marketin hemen yanında seyyar bir satıcı kahvaltılıklar hazırlıyor, demir kaseler içinde kurduğu masalarda insanlara yediriyordu. Belki yarın deneyeceğim, ama aklımda sokaktan bir şey yememem gerektiğini de kendime hatırlatıyorum. Eve dönüp kahvaltımı yaptıktan sonra İspanyol ve Cezayirli çocuk ile Uber çağırdık ve ben nereye gittiğimizin farkında olmadan bir yere doğru yol aldık.

HELVA

MISIR TOMBİK PİDE TARZI EKMEKLERİ

Meğerse Cezayirli çocuğun neden bizi oraya götürdüğünü hiç anlamasam da Al Azhar Üniversitesi’ne gelmişiz. Bu üniversite en eski İslam üniversitelerinden biriymiş Kapıdaki güvenlik adamlar bizi durdurup pasaportlarımızı istedi, ardından bizi arabayı koyup binalardan birine götürdü. Dışarıdan insan girmesi yasakmış. Bizi üniversitenin idari birimlerinden birine götürdü muhtemelen. Bir müdürün odasındaydık. Adam purosunu içiyor, kahvesini içiyor, başkalarıyla sohbet ediyor arada da bize bakıp birkaç soruyordu. Boş boş odalarda zaman geçirtip saldılar bizi. "Madem girilmiyor, girilmediğini kapıda söyle ve çekip gidelim." Ne olduğunu tam anlayamadım, herhalde bizi ajan sandılar. Cezayirli çocuk sürekli Arapça konuşarak anlaştığı için olayları anlamaya da fırsat bırakmadı.

AL AZHAR ÜNİVERSİTESİ'NDE BEKLETİLDİĞİMİZ ODA

Üniversite çıkışı bir otobüs bulup ona bindik. Kahire’deki ilk otobüs maceramdı. Bizdeki gibi kart basma olayı yoktu, Otobüsün içinde bir adam 1 Pounda bilet satıp, eline bir kağıt veriyordu. Ulaşım çok ucuzmuş, sadece 20 Kuruşa bedel.

OTOBÜS BİLETİ

Otobüsten Al Azhar Camii’nin orada indik. Camide restorasyon işlemleri vardı, buna rağmen halk caminin bütün boş kısımlarını doldurmuştu. 970 yılında yapımına başlanan caminin 3 ayrı minaresi bulunuyor. Kahire’de yapılmış ilk camii olma özelliği taşıyan yapı Al Azhar Üniversitesi’nin de temellerini atmış.Çünkü üniversite ilk zamanlarda caminin okulu olarak hizmete girmiş.

Camiden çıkıp hemen yakınında bulunan Al-Ghuri Kompleksi’ne girdik.Sultan Al-Ghuri tarafından inşaa ettirilen yapı medrese, kervansaray ve Sufilerin dua etmeye girdiği Khanqah adlı yapıları bulunduruyormuş. Cezayirli çocuk sayesinde 15 Pound ödeyip minarenin tepesine kadar çıktık.Eski Kahire manzarası ile karşı karşıya idik.

AL-GHURI ÇARŞISI

ESKİ KAHİRE

Yapıdan indikten sonra hemen yapının içinden başlayan çarşıda ilerledik. Bu sefer karşımıza Sabil Muhammed Ali Paşa adlı bir yapı çıktı. Ali Paşa Mısır Osmanlı’nın himayesi altında iken eyalet valisi olarak görev yapar. Ardından diğer valilerden farklı olarak gücünü ortaya çıkarır, Osmanlı’ya karşı bazen savaşır, eyaletin ekonomisini düzeltir. Özellikle pamuk olmak üzere tarım ürünlerini çeşitlendirir. İçinde bulunduğumuz bina ise Ali Paşa’nın eğitime önem verip yaptırdığı bir okul. Okuldan geriye birkaç masa kalmış. Binada genel olarak Ali Paşa’nın yaptıklarını tanıtan yazılar bulunmakta.Altında merdivenlerle inebileceğiniz bir de su sarnıcı da bulunuyor.

SABİL MUHAMMED ALİ PAŞA

NCA & CEZAYİRLİ & İSPANYOL

Buradan da çıkıp çarşıda biraz daha dolaşıp Uber’i çağırdık. Dosdoğru eski evin oraya. Cezayirli pizza yemek istemişti. Pizzeria El Soltan’da sokak pizzacısı da denilebilir. Aşırı uyduruk bu mekanda Barbekü soslu tavuklu küçük boy pizzayı 23 Pound ödeyip yedik. Çok da güzel değildi, ama Mısırlıların hamurunda hafif değişik bir tat olduğunu bu pizzada da fark ettim.

PIZZERIA EL SOLTAN

BARBEKÜ SOSLU TAVUKLU PİZZA

Onlarla ayrılıp hemen yeni tanıştığım Türk kızlar ile Museum of Modern Egyptian Art yani Mısır Modern Sanat Müzesi’nin yolunu tuttuk. Cezire Adası üzerindeki müze benim için bir hayal kırıklığı oldu resmen. Atina’daki müze ve içindeki eserlere hayran kalmıştım. Buradaki eserler sadece modern olma çabasındaydı. Sanki bir insanı daha az gerçekçi çizince modern bir tabloya dönüşüyor kafasındaydı eserler. Sonuç olarak beğenmedim. Aynı alanın içinde aynı zamanda Opera binası “Opera House” da bulunuyordu. Güzel dizayn edilmiş binanın etkinlik sezonu ne yazık ki bitmişti. Bahçede Meksika Kanadı adlı bir eser koymuşlardı. Kocaman iki kanadın arasına geçip fotoğraf çekilebiliyorsun. Eserin amacı insanların birbiriyle iletişimin geliştirmek, kendimizin farkında olmadığımız mekanlarda (yoğun meydanlar gibi) eğlendirebilmek imiş. Aynı zamanda sanatı oyun haline getirerek halka buluşturmak.

OPERA HOUSE

Kahire’nin daha elit kültürel mekanlarını da gezip eve döndük. Yarın gece Dahab’a yola çıkacağız, sonunda Explore başlıyor. Ama onun öncesinde yarın kendi kendime biraz gurmelik ve keşif yapmak istiyorum.



5.07.2017-KAHİRE

Kendi başıma gezme günü. Kimseye takılmadan 3 domates ve dünden kalan şambaliye benzeyen Helva ile kahvaltımı yapıp çıktım sokağa. Acaba sokaktaki seyyar adamda mı kahvaltımı yapsam mı diye düşündüm, ama herkesin, Mısırlılar dahil, “Dışarıdan sakın yemek yeme” sözü aklıma takıldı ve cesaret edemedim. Hemen Uber’imi çağırdım. Doğruca Al Azhar Park’a… Bu park Mısır’ın nadide yeşil alanlarından biri. Giriş ücreti ise 10 Pound. Mısırlıların fiyat konusunda tıpkı ülkemiz ve Avrupa’da olduğu gibi yabancı ve yerli turist arasında oldukça fark uyguladıklarını görüyorum. Yunanistan’da bu iki katı şeklinde olurken, Mısır’da 5 katına kadar çıkabiliyor. En azından Mısır parası değersiz ki çok da umurumda olmuyor. Parka genelde yerli halk ailecek ya da baş başa piknik yapmaya geliyor.

AZHAR PARK

Aga Khan tarafından yaptırılmış parkta birçok kafe, yapay bir göl ve parkı yan mahalleden ayıran sur benzeri “Ayyubid Wall” adında taştan bir duvar var. Yan mahalle şehrin en fakir semtlerinden birini oluşturuyor.Parkı gezerken "Madem böyle bir yeşillik burada yetişebiliyor, böyle bir bakım sağlanabiliyor, neden şehre aynı özen gösterilmiyor?" diye düşünüyor insan. Parkın en tepesine çıkıp dürbünle şehir panoramik olarak da seyredilebiliyor. Parktaki hurma ve palmiyeler o kadar standart gözüküyor ki birçok kez gerçekten gerçek mi diye bakmadım değil. Girişini kaktüslerin süslediği parktan çıkıp dün gezdiğim yerlere, Al Azhar Camii civarına tekrar gidiyorum. Başkalarıyla gezince, eğer ki o geziyi ben yönetmiyorsam genel olarak aklımda çok fazla girilecek dükkan, gezilecek mekan, alınabilecek eşya ve tadılacak yiyecek kalıyor. Dün Cezayirli çocuğun Arapça’sından faydalanıp oldukça güzel gezdik, ama kimsenin zevkini bilmediğimden ve parayı dert edebileceklerini düşündüğümdem bazı şeyleri teklif edememiştim. Zaten bir yere tek sefer yerine birçok kez kısa kısa gitmeyi tercih ederim. Çünkü o bölgedeki güzelliği insan tek seferde kaldıramayabiliyor.

Al Azhar doğru ilerlerken pencerelerinin kenarları yeşil olan bir lokanta gördüm, arkadaki mutfağının açık kapılarından içeride tabaklara yapmış oldukları beyaz tatlılar gözüküyordu. Bu muhtemelen Uber şoförünün de bahsetmiş olduğu Mısır sütlacı vardı. Hemen lokantaya girdim ve tatlıdan istedim. Normalde Koşari servis ediliyormuş meğerse ve benim ilk Koşari yediğim yerden daha güzel gözüküyordu, daha mercimekli idi. Ama daha çok şey yerim deyip tatlı ile yetindim. Sütlacın bizimkinden pek bir farkı yoktu tat olarak, yalnızca üzerine kaymak olup olmadığını anlayamadığım bir şey koyuyorlardı. Bu kaymağın tadı pek yoktu ve sadece kendi başına yenmeyecek bir haldeydi, hafif sertti(tat sertliği değil). Tatlıya 10 Pound ödeyerek aşağıya doğru sallandım.

KOŞARİCİ

MISIR SÜTLACI

Al Azhar Camii’nin karşısındaki çarşıya daldım. Tıpkı bizim Fatih, Kapalı Çarşı tarzında bir yerdi. Renkli kadın iç çamaşırları, hediyelik eşyalar, örtüler, baharatlar… Daha güzelini bulurum diye Falafelcileri kaçırmıştım, şimdi önüme çıkan Fuulcuyu kaçıramazdım. Foul barbunya/bakla ezmesi, genelde kahvaltılarda pide benzeri ekmeklerini bandırarak ya da pidenin içine koyarak tüketiyorlar. Sokağın kenarındaki minicik dükkanın birkaç küçük masasında insanlar ayakta Fuullarını yiyorlardı. İşaret dili aracılığıyla adamla anlaşıp bana Fuul hazırlamasını söyledim. Beni tezgahın önündeki çıkıntıya aldı. Önce minik bir tabağın içinde ezmem geldi: baklaları tam ezilmemiş bir ezme, üzerinde su şeffaflığında yağımsı bir şey. Adam üzerine bir yarım limon sıktı, tuz attı, karıştırdı. Burada limonlar küçük topçuklar şeklinde ve yeşil oluyor. Limonun geri kalanını ise kestiği soğanların üzerine sıktı, yanına da 2 yeşil biber koydu. Pisliğe o kadar aldırış etmiyorlar ki, soğanımı keserken bir soğanı yere düşürdü, ama nereye düştüğüne bile bakmadı. Yanına da iki ekmek verdi ve yemeye başladım. Oldukça lezzetli idi. Arabiata adındaki Fast-foodçuda tereyağlısını yemiştim ama bunun tadı ayrı güzeldi, ki bence bu tip şeyler sokakta daha lezzetli olur.

FUUL

Çarşıdan çıkıp dün gezdiğim Al-Ghuri tarafına geçtim. Oradan dümdüz ilerleyip 969 yılında Fatımiler tarafından kurulup yönetilen şehrin güney girişi olan Bab Zuwayla kapısından geçtim. Bu kapı ve duvar Bab Zuwayla tarafında 1092 yılında inşa edilmiş. Oradan sağa dönüp dosdoğru yürüdüm. Sanatsız ve müzesiz bir gün olmaz deyip Kahire İslam Sanatı Müzesi’ne girdim. Giriş bileti öğrencilere 25 Pound, eğer ki fotoğraf çekmek istiyorsanız 50 Pound olan başka bir bilet almanız gerekiyor. Ben de çaktırmadan çekerim diye hiç böyle bir girşimde bulunmadım. Zaten genel olarak müzelerde fotoğraf çekilmesi yasak ise mutlu oluyorum. Çünkü bu sefer sadece fotoğraf çekmeye odaklanıyor insan: “Aaa bu da çok güzelmiş, aa bunu unutmamalıyım, aa bu çok farklı” derken bir bakıyorsun ki tüm müzeyi çekmişsin. Bir daha bakılmamak üzere çekilmiş fotoğraf çöplüğü , başka bir şey değil. Ama yine de yazılarım ve mini filmlerin için bir kere yakalansam da çaktırmadan birkaç kez video ve fotoğraf çektim. Müze tarih sırasına göre size hangi sırada gezeceğinizi belli eden bir şekilde numaralandırılmış. Fatımiler, Abbasiler, Memlukler, Osmanlılar ve Muhammed Ali zamanı gibi birçok parçaya ayrılmış. Muhammed Ali Mısırlılar için sembol olmuş bir isim. Osmanlıdan bağımsız hareket edip eyalet valiliğini neredeyse bir ülke yöneticiliğine çevirmiş, ülkeyi birçok alanda kalkındırmış. Müzedeki Ghabn tabakları ve Hz. Muhammed’in Camii’ndeki kandiller gerçekten görülesi eserler. Müzede ayrıca Kahire’nin ilk adının Al-Mansuriyah olduğunu, zafer kazanılmasına itafen Al-Kahire adını aldığını da öğreniyorum. Buradan çıkıp Tahrir Meydanı’na doğru gitmeye karar verirken yolun kenarında seyyar bir dondurmacıya rastladım. Tabii ki de benden kaçmaz. Sadece 3 Pound’a mangolu ve çikolata dondurma aldım. Videosunu çekitiğim için çok mutlu olan adamla Arapça konuşuyoruz.(Nasıl anlaştık bilmiyorum) Elimden telefonu alıp beni arabasının önüne geçirip fotoğraflarımı da çekti. Mısırlılardan en son isteyebileceğim şeyi zevkle yaptırmış da oldum. Mangolu dondurma çok güzeldi, mutlaka birkaç defa daha yiyeceğim.

MANGOLU DONDURMACI

Tahrir Meydanı’na doğru ilerlerken Cairo Governorate denen Kahir Valiliği’ne rastladım. Yani Kahire’de görebileceğinin nadir güzel yapılardan biri. Önünde mükemmel bir palmiyeli giriş yapılmış. İnsanlar da bu palmiyelerin altında kestiriyor. Mısır halkı nerede gölge bulsa kestiriyor sanırım. İnşaatın içinde, caminin içinde, parkta, binaların girişinde… Caminin içinde kestiren insanlar demişken, bugün sütlaç yedikten sonra karşıma tesadüfen çıkan cami-türbeyi anlatmayı unuttuğumu fark ettim. Alemam Alhoussein meydanındaki El Hüseyin Camii’ne doğru gidiyordum. Etrafta polisler… Tam camiiye girecektim ki girişteki adam beni itti, birden kırmızı halı serildi, beyaz giyinmiş birçok adam içlerindeki bir yetkili din adamını aceleyle özel arabasına bindirdiler. İçeride ne var diye baktığımda parlak gümüşü renkle kaplanmış bir türbe, bu türbenin etrafında çıldırırcasına dua eden insanlar, türbeye giren merdivenleri eğilip öpenler, kapılarına sarılanlar. Bunu görünce putperestlikten ne farkı var ki diyor insan. Caminin türbe dışındaki diğer kısımları ise yerde yatıp yuvarlanan pis ayaklı insanlar ile doluydu. Hz. Muhammed’in neden abdest vb. uygulamalar getirdiği gayet kolay anlaşılıyor. Ama bu yüzyıla gelip biz Müslüman’ız diye geçinen bir toplumun hala bu pislikte yaşaması kafamda soru işareti oluşturdu açıkçası.

EL HÜSEYİN CAMİİ

Tahrir Meydanı öncesi civarda oturup yiyebileceğim bir şey ararken bir adam birden benle konuşmaya başlıyor İngilizce. Adı Süleyman imiş ve eski şehri iki saatlik turlarla gezdiriyormuş. Her ne kadar istemediğimi söylesem de bir türlü başımdan gitmediği için nerede yemek yiyebileceğimi sorarak başımdan kurtulmayı planlarken beni bildiği bir restorana götürdü ve birlikte yemek yedik. Ailemden, ailesinden , gittiği ülkelerden laflar açıldı da açıldı. Fransızca da biliyormuş, biraz da Fransızca konuştuk. Restoranda Ördek menüsü söyledim. Önce domates salatalık salatası ve ekmek geldi. Ardından kuru fasulye, pilav ve ördek but. Ördeği bizim tavuk çevirme gibi yapmışları muhtemelen ya da hafif kızartmışlardı. Açıkçası tavuktan farklı bir tat alamadım. Daha önce İstanbul Çin Büfe’de ördek dürüm yemiştim ve çok farklıydı, belki de içine koydukları özel soslar sebebiyle de olabilir. Adamdan nasıl kurtulacağımı bilemeden kalktık, adama gazoz da ısmarlamıştım. Toplam 67 Pound ödedim. Artık Mısır için pahalı gibi gelmeye başladı ama Türk parasıyla düşünce gayet uygun bence.

KURU FASULYE & ÖRDEK

"Tahrir Meydanı’nda arkadaşlarımla buluşup eve döneceğiz." yalanına zorla ikna edip , turuna daha sonra katılabilirmişim gibi telefonunu alıp adamdan kaçtım. Meydanından oralardan eve döndüm.

Apartman dairesi sakinleri olarak akşam yemeğe çıktık. Bir burgerciye gittik, sırf eşlik etmiş olmak için peynirli patates kızartması aldım. Artık gittikçe sağlıksızlaşıyorum. Alnımda kabarcıklar oluşmaya başladı. Sanırım sivilceleneceğim. 2 Brezilyalı ,1 İspanyol (gelmedi), 1 Ürdünlü, 3 Pakistanlı, 1 Tunuslu(gelmedi) ve bir de nereli olduğunu bilmediğim kişilerden oluşuyor dairemiz. Ürdünlü çocuk üç yıl boyunca Kıbrıs’ta METU’de okumuş. Masada herkes benim dışımda mühendislik okuyordu. Arap ülkelerinden gelenler Türk dizilerini çok iyi biliyorlardı ve birçok kişi diziler sayesinde Türkçe öğrenmeye başlamış dediklerine göre. Aslında hepsi iyi insanlar, ama dünyaya bakışlarımız çok çok farklı.

APARTMAN DAİRESİ ARKADAŞLARIM