MISIR GÜNLÜKLERİ - KAHİRE - RODA - GİZA (PORT SAİD SONRASI)


21.07.2017 - RODA

Kimse gelmeyince apartmanın girişindeki sandalyeleri yatak yapıp uyumaya başladım. Gözümü açtığımda İspanyol çocuk mesaj atıp evde olduğunu söylemişti. Eve girip de beni nasıl orada görmemişti gerçekten anlayamadım. Ya saf ayağına yatıyordu ya da gerçekten bu çocuk da bir gariplik vardı. Sanki bir Sims karakteri gibi yönetiliyor gibi hareketleri var. Örneğin yatakta uyurken birden kalkıyor bir işi yapıyor ya da yolda dururken birden duruyor sanki bir sonraki iş için komut alamamış gibi. Uykusuzluktan hemen uyudum, ne zaman uyuyamamıştım ki! Aylardır gözümü nerede kapatsam uyuyorum zaten. Sabah yine erken kalkıp 3 salatalık ve çiğdem kahvaltımı yaptım. Öğlene doğru çıktım. Yarın ilk piramitlerin yapıldığı yer olan Sakkara’ya gitmek istiyordum. En doğru ulaşım şeklini gardaki yardımsever kadın verir diye düşünerek kalktım gara gittim. Şansıma o yoktu, onun tam zıttı hayattan bezmiş bir kadın vardı. Bana daha önce bu denk gelmiş olsa herhalde Port Said’e gidemezdim.

Şaşırtıcı bir şekilde bana bilgi verdi ama, metro ile Gize’ye gidip oradan bir dolmuşa binecektim, 20 dk sürüyormuş. Bakalım yine ne maceralar? Oradan gitmesem içimde kalacak Nilometre’ye geçtim. Cezire Adası’nın hemen güneyinde kalan adanın en alt ucunda bulunan Nilometre dışarıdan bakıldığında küçük bir kulübe gibi gözükse de içi oldukça derin bir kuyu aslında. Dört köşeli yapının içinden aşağıya merdivenlerle inilebiliyor. Ortadaki mermer sütunda belli işaretler varmış. Yılda 3 defa buraya Nil’den su dolarmış. Eğer ki su sütundaki 16. işarete kadar ulaşırsa o yıl bereketli geçecek demek olurmuş, kutlamalar yaparlarmış. Eğer 16. işaretten daha yüksekte ise bu selin, felaketin habercisi olurmuş. Ve eğer 16’dan çok daha düşük bir yerde ise bu da kıtlığın, kuraklığın habercisiymiş, dualar, oruç tutmalar başlarmış. O zamanlar medeniyetin ilk kurulduğu yerde, günlük hayatla bilimi kaynaştırmış bir toplum iken nasıl da bu hale geldiklerini anlamaya çalışmak lazım bence.

NİLOMETRE

NİLOMETRE

Hemen Nilometre’nin yanında Ümmü Gülsüm Müzesi var. “Mısır’ın 4. Piramidi” lakaplı ünlü şarkıcı için yapılmış bir müze. Sadece 6 Pound’ girip gezdim müzeyi. Müzede Ümmü Gülsüm’ün elbiselerinden, gözlüklerine, plaklarından, Fransızca öğrendiği deftere kadar birçok eşyası var. Ümmü Gülsüm 1908 yılında Mısır’ın bir köyünde doğmuş. Küçük yaşta Kur’an’ı çok güzel okumaya başlamış, fakat o dönemde kadınların Kuran’ı sesli okuması yasakmış. O da erkek kılığına girip çeşitli yerlere gidip okuyormuş, zaten sesi de erkek ve kadın sesi arasında imiş. İmam olan babası onu en sonunda ses eğitimi alması için Kahire’ye yollamış. Gittikçe tanınmaya başlayan Ümmü Gülsüm halk tarafından da çok sevilmiş, çünkü hiçbir zaman köylü kimliğini reddetmemiş. İsrail Savaşı’nde prestijini kaybedip maddi sıkıntıya düşen ülkesinin durumunu düzeltmek için Arap ülkeleri ve Fransa’da konserler vermiş, kazandığı tüm parayı devlete bağışlamış.

ÜMMÜ GÜLSÜM MÜZESİ

Bu hoş kişiliği tanıdıktan sonra adanın sokaklarında biraz dolandım. Bu sefer en dandik yerel fırından Croissant gurmeliği yaptım, ama açma hamurunun Croissant şekli verilmiş haliydi. Bir de peynirli Croissant’a benzeyen bir hamurişini de tattım, oldukça başarılıydı. Bunların üzerine sanki hiç yememiş gibi gidip çikolatalı muzlu krep de aldım. Ama günlerdir de canım çekiyordu. İnterneti azalan telefonuma da 12 GB internet, yalnızca 33 TL’ye aldım. Bizde bu fiyata en fazla 4 GB falan alınır halde. Mısır’ın bu ucuzluğuna bayılıyorum. Bana hep şu soruyu sorduruyor: “Fakir ülkede zengin yaşamak mı? Zengin ülkede fakir yaşamak mı?” Nil’in keyfini çıkararak şehir merkezine en yakın Starbucks’a doğru yürüyorum. Bedava internet için. 1 saatten fazla yürüdüğüm yer ayaküstü bir şube çıkıyor ve internet falan yok.

KEBDET EL PRINCE

Türk kızlar öğrenmiş deve yenilebilecek yeri, Giza tarafında “Kebdet El Prince” adındaki restoran. Buraya vardığımda hiç beklemediğim bir kalabalık bir karmaşa. Kendimi birden restoranın girişinde sandalyelerin olduğu bir bekleme köşesinde buldum. Elinde mikrofon bulunan bir adam kaç kişinin kalktığını, kimin nereye yerleşebileceğini duyuruyor. Sanki düğünde gibi hissettim.Tek başıma olduğum için bana zorakiden bir yer verdiler. Önüme gelen mönü tamamen Arapça olduğu şansıma yanımdaki çift epey yardımcı oldu. Deve ciğeri, Mısır sosisi, Molakhiya söyledim. En sevdiğim, mezeler burada ikramdı: Babaganuş, Tahini, patlıcanlı bir şeyler, turşu, ilk defa tattığım soğan turşusu ve domates salatalık salatası. Yanında getirdikleri yemeye doyulmayan ekmekler zaten yemek gelmeden doyuruyordu insanı. Deve ciğeri çok çok lezzetliydi, kimsenin önüne koysan deve olduğunu anlamaz.


DEVE CİĞERİ

MISIR SOSİSİ

MOLAKHİYA

Zaten ay bunu yemem, bu hayvan çok pis diyerek bir şey yemeyenleri de hiç anlamış değilimdir. Sosisler de fena sayılmazdı, ama geçen Khan El Khalili Restoran’da yediklerimiz çok çok çok daha lezzetliydi. Molakhiya da şu ana kadar önüme gelen en büyük porsiyondu ve pilav türü bir şeyim olmadığı için kaşıkla yemek biraz mide bulandırıcı olmaya başladı, çok da yağlıydı. Toplamda 130 Pound ödeyip ayrıldım mekandan. Çok memnun kaldım fakat bir kez de normal deve eti yemek çok istiyorum. Kim bilir belki tekrar giderim. Yine evde kimse yoktu. Ben de yeni alışkanlığım kafeye gittim. Artık garson ile de tanıştık, burası benim mekanım oldu.

KAFE


22.07.2017 - KAHİRE

Yaşadığım saçmalıklara bir yenisi daha. Sabah büyük bir heyecanla tarihin ilk piramidi olan Sakkara’ya gitmek üzere metroya bindim, Giza’da metrodan indim. Kruvasan satıldığını görünce hemen koşturdum bir büfeye, o sırada İngilizce bilen biri benle ilgilendi. Sakkara’ya gitmek istediğimi söyledim. Bana dolmuşların yerini gösterirken bir adam yanında çocuğu ile onların da oraya gittiğini, beraber gidebileceğimizi söyledi. Ben de aldığım kruvasan sayesinde bugün rahat gezeceğim diye mutlu oldum. 2 dolmuşa binip en son bir yerde indik. Her taraf at damı, sokaklar kumdan oluşuyor, yerlerde at kakası… Adamın Ali, çocuğunun adı da Emir imiş. İskenderiye’de yaşıyorlarmış, çocuğunu gezdirmeye gelmiş buraya. Çok iyi ve samimi bir adamdı.

EMİR & ALİ

Birden önü açık oda gibi bir yere geldik, beni oturttu çocuğu ile. Öğrenci kartımı istedi. Oturduğumuz yerde yerlerde oturan birkaç kadın ve çocuk vardı. TV’de Ratatouille filmi açıktı. İçimden ne kadar şanslıyım, grupla gezsem böyle yerlere asla gelemezdim derken, adam elinde mangolu dondurmalar ile geldi, çok iyiydi.

MANGOLU DONDURMA

Sonra atladık at arabasına. Sakkara’ya kadar at arabası ile gidecektik. Gittikçe mutlu oluyordum. Adamın ikinci seferi imiş, ilkinde öğrenmiş at sürmesini şimdi gayet güzel kullanıyordu. Sonra bir yere geldik, adam bir kağıt imzalaması gerektiğini söyleyip indi. Ardından para vermemiz gerekiyor dedi, ben de sordum ne kadar? Cevabı: 2000 Pound. (=400 TL). Cebimde o kadar para yoktu. Olsa bile vermezdim. Sanki ben at tutalım demiştim. Onun dediğine göre en iyi yol buydu. Yol boyunca bana bundan bahsetmemişti, ya da kötü İngilizcesi'nden ben anlamamıştım. Ama söylemediğine eminim. Bana bunun pahalı olmadığını söylüyordu, ben de param olmadığını söyledim. İptal için de para isteniyormuş sözde, boşu boşuna 200 Pound ödedim onun için. Adama ben taksiyle, dolmuşla gideceğim ya da geri döneceğim dedim. Biraz sinirlendi ama mecburdum. Adamın beni dolandırdığını sanmıyorum ama nasıl o parayı vereceğime emin olabilir ki…

AT ARABASI

Yol kenarına kadar getirdi beni taksicilerle görüştü, bir tanesini zorla 100 Pound’a ikna etti. O anda da benim isteğim kaçtı ve istemediğimi ve geri döneceğimi söyledim. Daha da sinirlenip beni dolmuşun içine itti ve metroya binip eve geri döndüm. Durduk yere git gel yapıp 50 TL harcamış oldum. Bugün evden çıkmamaya karar verdim. Kahire artık sıkmaya başladı. Bu gece saat 21.00’de Hurgada’ya gidiyoruz en azından. Ama hiç para harcayasım yok, durduk yere cebimden çıkıyor paralar.