MISIR GÜNLÜKLERİ - SİVA - ZAMALEK

En son güncellendiği tarih: 14 Eki 2018


31.07.2017 - SİVA

Saat 1’e doğru yola çıktık, belki de daha geç. Sinirlenmemek için saate pek bakmamaya çalışıyorum artık. Artık küçük bir grup kalmıştık. Yalnızca tek otobüs. Yol 12 saat civarında sürdü. Oturmaktan popom çürüdü artık. Yolculuğun en kötü yanı arabada tıkılıp kalmak bence. Aslında en azından 1 saat daha az sürebilecek bir yolculuk yoldaki adım başındaki polis kontrollerinden dolayı çok uzuyor. Dümdüz yolda, başka yolla birleşmeyen yolda, etrafı sonu belli olmayan çölle çevrili olan yolda 5 km içinde bir araçta ne değişebilir, neyin kontrolüdür bu?

SİVA YOLCULUĞUNDA DENİZ

Bu sefer Siva’ya vardık, otele gitmeden önce yemek malzemelerini bizim almamız gerekiyormuş, domates, pirinç, bakla konservesi gibi yemeyeceğim ne varsa alındı. Otele gidiyorum heyecanı ile yine aç kalacaktım, açlığımın yanı sıra bu çöplerle vücuduma zarar verecektim.

Geldiğimiz Siva Mısır’ın en batısındaki vaha oluyor. Libya sınırına çok yakın bölge uzun süre Mısır’da bağımsız olarak gelişmiş ya da gelişememiş. Ülkenin en popüler deniz kenti Marz-Matrouh’a bağlanan bir yol yapılınca bölgede turizm faaliyetleri ilerlemiş. Bölge ülkenin en önemli hurma üretim yerlerinden biri. Zaten bölgeye ulaştığını her tarafı sarmış hurma ağaçlarını görünce anlıyor. Bölge halkı göçebe Bedeviler imiş, ama aslında modern kültürden çok da etkilenmemiş Afrika yerlisi de denilebilir. Hala kendi dilleri Berberice’yi konuşmaya devam ediyorlarmış.

OTEL ODAMIZ

Bu sefer oda arkadaşlarım iki İspanyol çocuk, biri robot gibi öbürü de sası. Gelip izin almadan su şişemi ağzına dikip içine iyice sinirlendim, bir de ortada bulunan portatif yatağa ben kalınca. Pilav, patates yemeği, salata ve minnacık tavuktan oluşan yemeğimizi yiyip Cleopatra Havuzu’na gittik. Sözde çok şifalı olan havuzun yosunlu sularında ancak 5 dk yüzebildim. İnşallah mikrop kapmamışızdır. Havuzun orada hediyelik eşyalar da satıyorlardı, bir parça tilki kuyruğu ile tahta oyma deve aldım.

KENDİ ALDIĞIMIZ MALZEMELERLE YAPTIKLARI YEMEK

Havuz sonrası güneş batımını izlemeye Siva Gölü kenarına gittik. Hurma ağaçlarının içindeki yollardan göl kıyısına çıktık. Hoş bir mekandı. Güneş dağların arkasına geçtiğinde oluşan turuncudan laciverte geçen gökyüzünün rengi muhteşemdi.


SİVA GÖLÜ

OLGUNLAŞMAMIŞ HURMALAR

Otelimize döndüğümüzde önümüze koydukları yemek ise muhteşemdi(!) Konserve fuul, peynirli domates, ekmek, incir ve çilek reçeli. 3-4 tabak fuul yedim, hiç içime sinmese de. Sağlıklı beslenmeye karar vermiştim ki imkansız olduğunu fark ettim. Neyse sona yaklaşmaya başladım, vücuda son darbeler. Akşam bir villada parti olacakmış, çay, müzik, havuz . Ama canım hiç gitmek istemedi, paramı daha güzel hediyelik eşyalara saklıyorum. Ucuz ucuz diye her şeyi alınca çok harcadım zaten.

AKŞAM YEMEĞİ


01.08.2017 - SİVA

Yaşasın Ağustos! Mısır’dan dönme ayıma girmiş bulunmaktayım. Sayılı günler…

Sabah 11.30’da kahvaltı başlayacakmış. Herkes ancak dinlenebilirmiş, çok yorulduk ya! 12 saat otobüste oturup üstüne pilav yedik, yosunlu havuzda yüzdük. Ben tabii ki erkenden kalktım, götürmeyeceklerini bildiğim için kasabanın merkezine gittim. Otelden yaklaşık yarım saat sürüyordu. Her taraf kum içinde. Kasabaya gayet çık lambalar konulmuş yol kenarlarına, ama doğru düzgün asfalt yok, çöl her taraf. Kasaba hem turizme açık hem kapalı gibi. Turistin gelip yemek yiyebileceği bir mekan yok. Kahvaltıda dün gece verdikleri şeylerin aynısını vereceklerini bildiğim için, taze taze çıkan buranın ekmeklerinden aldım bir tane (iyice ekmek bağımlısı oldum), bir de bakkaldan beyaz peynir, manavdan da domates. Bu tattığım ikinci beyaz peynir, daha önce iğrenç gözüktüğü için almıyordum ama keşke alsaymışım. Etrafına kırmızı yeşil biber dilimleri de koymuşlar, Mısır kriterlerine göre güzel olmuş ama biraz tuzluydu. Sanki hiç hurma ağaçları yokmuş gibi yine hurma ağaçları ile doldurdukları parkta hurma ağacının gövdesinden yapılmış bankta oturup kahvaltımı yaptım. Sadece 8 Pound tuttu. Paramızla aç kalıyoruz resmen ama neyse.

KAHVALTIM

Biraz sokaklarda dolaştım, hediyelik eşyacıdan magnete çevirmek üzere anahtarlık aldım, çünkü magnetleri yoktu. Kasabanın tam ortasındaki tepede ne olduğunu daha tam bilmediğim bir yıkıntılık var. Sanırım eski bir mahalle ve terk edilmiş. Kerpiçten yapılmış bu evler yıkılınca kasabaya havalı bir görüntü katmış.


SİVA MERKEZ

Bu kasabada dikkatimi çeken şey kadınların yüzlerine kara bir şey örterek dolaşması. Hiç yüzü açık kadın görmedim. Bir de kadınları genel olarak çocukları ya da kocaları at arabasında ya da kasası olan motosikletlerinde bir yerden bir yere taşıyorlar. Bir de kasabada birçok zeytin dükkanı vardı. Bidon bidon zeytinler sıralanmıştı, ama daha önceki gezilerde yediğim zeytinler sonrasında tatmaya korktum açıkçası.

SİVA ZEYTİNLERİ

Otele dönüp ikinci bir kahvaltı daha yaptım. Fuul ve havuçlu, domatesli. salatalıklı peynir. Sonra gezintiye çıktık. Önce Dakkaruh Dağı’na gittik. Bu dağın hikayesi şu şekilde imiş: İki kavgalı aile yılın birkaç günü barış içinde bu dağa gelip birlikte vakit geçirirlermiş. Şimdi ise Ekim ayında dolunay olan günlerde adındaki bir festival ile bu geleneği sürdürüyorlarmış. Dağın tepesinden tüm Siva Vahası gözüküyordu. Solda dün gittiğimiz Siva Gölü, ortada yüzlerce hurma ağacı, hurma ormanı da denebilir sağda ise bembeyaz Siva Tuz Gölü. Oradan Kehanet Tapınağı’na geçiş yaptık. Burası Büyük İskender’e büyük bir imparator olacağının kehanetinin geldiği yer imiş. İskender burada aslında babasının bir insan değil de tanrı yani Amon Ra olduğunu öğrenmiş.



DAKKARUH DAĞI

Bir sonraki durağımız da Gebel Maouta yani Ölü Dağı oldu. Bu dağ içinde yüzlerce mezarı bulunduruyor. Mezarlar dağda küçük küçük tepecikler oluşturmuşlardı. Karınca yuvalarına ve Teletubbies tepelerine benziyorlardı. Dağda içinde hala resimlerinin korunduğu 4 tane de kilitli mezarm odası vardı. Görevli bize iki tanesini açtı. Mısır’da gördüğüm en güzel duvar resimlerindendi. Renkleri hala korunmuştu.

GEBEL MAOUTA - ÖLÜ DAĞI

Öğle yemeği için saat 4 civarı otele vardık. Aslında bir günde en kötü 2 günde gezilebilecek yer için biz 3 gün harcıyorduk ama İskenderiye’ye günübirlik gidiyorduk. Sinir olduğum nokta bu. Para harcamamak için boş yerlerde zaman geçiriyorduk.

Öğle yemeğinde de salata, tavuk ve makarna yedik. O makarnayı neden yedim bilmiyorum ama geri dönüşte çok ciddi bir yaşam tarzı değişikliği beni bekliyor.

Akşam dün benim gitmediğim yere emrivaki bir şekilde para ödeyip gittik. Sözde Bedevi akşamı yapılacaktı. Mısır’a gelip havuz başında değil de daha kültürel eğlenceyi tercih ederdim. Ama güzel bir mekandı, küçük bir havuz, hafif aydınlatmalar, yer minderleri… Brezilyalı Roberto’nun da doğum günüydü, ona pasta alındı, sözde bir pastaydı çünkü kakaolu keke çikolata sürüp krem şanti ile süslemişlerdi. Bu pastaya toplamda 200 Pound verildi, 50 TL. Biri Mısırlılar’a pasta nasıl olur öğretmeli. Biraları içip ot çekip kafayı bulanlar dışında çok da eğlenen yoktu. Yeni gelen Çinli grup zaten kendi içinde bile minimum ses ve hareket ile yaşıyorlardı. Yine de farklı bir geceydi.

ROBERTO'NUN DOĞUM GÜNÜ PASTASI



2.08.2017 - SİVA

Partiden gece 2 gibi döndük. Dalga geçer gibi bir de o saatte akşam yemeği yediler, ben ise uyumayı tercih ettim. Çünkü sabah Deniz ile merkeze gidip otobüs bakmamız gerekiyordu. Çünkü Siva’da bir gece daha kalıp gündüz yola çıkacakmışız. Gece zaten uyuyacağız üstüne bir de tüm günümüzü yolda uyuyarak geçireceğiz. Hiç böyle bir şeye dayanamam, zaten az gün kalmış onu da yolda geçiremem.

Sabah erkenden kalktığımda Deniz bana mesaj atmıştı, Aiesecerlar ile konuşmuş, otobüs saatini sözde ayarlamıştı. Tabii ki de güvenemeyip gidip uyandırdım ve yola çıktık. Yolda Deniz bana Sayko’nun onun için Siva’ya geldiğini söyledi. Deniz ve Sayko’nun araları iyiydi ve Sayko’nun gezilere gelmesi yasaklanmıştı. Bu yasak beni o kadar mutlu etmişti ki ama Deniz’in bu söylediğine biraz da sinir oldum. Çünkü planıma sevmediğim biri ve saçmalık katılıyordu. Kahire’de bile olmayan 3 katlı kütüphanesi bile olan Turizm Ofisi’ne gittik, adam bize saat 10’da İskenderiye’ye otobüs olduğunu, bir saat öncesinden gitsek yer bulabileceğimizi söyledi.

SİVA

Biz de kasabanın herhalde tek kafesinde (Ana Maria) kahvaltı yaptık. Brezilyalı bir kadın - burada ne işi varsa artık - işletiyordu ve Mısır’da yediğim en güzel omleti (içinde kocaman peynir parçaları vardı) ve en güzel Fuul'u yedim. Fuul zeytinyağlı ve limonluydu ve gerçekten çok çok güzeldi. Aiesec bize hazır konserve fuul alıp ısıtıp veriyor ve farkı bu fuulu yiyince anladım. Bir de Tamara adında hurmalı, yer fıstıklı, zencefilli ve sütlü bir içecek içtim, o da değişikti. Deniz de tost yedi o da gayet lezzetiydi. Mısır’da gördüğüm en temiz mekanlardan biriydi sanırım. Hurmalı tart da vardı kafede, ucundan bir parça tattım, açıkçası pek beğenmedim.

ANA MARIA

ZEYTİNYAĞLI FUUL & OMLET

TAMARA

Aiesec ile önce yine Cleopatra havuzuna gittik, kimse o pis yosunlu suya girmediği halde 2 saat orada oyalandık, tamamen çölde oyalanma üzerine bir gezi. Yalnızca robota benzettiğim İspanyol çocuk sanki kodlanmış gibi suya atlayıp çıkıyordu, tekrar atlıyordu. Bir önceki gün de partide gözlükleri ile atlayıp gözlüklerini kaybetmişti.

Ardından atladık Safari arabalarına, bu sefer en arkada bagajdaki koltuklara denk gelmiştim. Zaten daracık alana Brezilyalı Graziela ve benim arama sevmediğim Pakistanlı çocuk Usama da oturmuştu, fenalık gelmişti. Önce Siva Tuz Gölü’ne gittik. Bembeyaz bir alan. Siva zaten bayağı enterasandı bence; bir yer sapsarı çöl, bir yer bembeyaz tuz, bir yer yemyeşil hurma, bir yer masmavi göl, her şey bir arada. Göldeki tuzlar kaya gibi sertti, yalnızca bazı suyun biriktiği alanlarda biraz yumuşaktı. Gölün hemen yanındaki tuz toplama havuzlarına gittik. Masmavi suların kenarları tuz kristallerinden oluşan tuz tepeleri ile çevriliydi. Sonra o masmavi suya girdik. Girmeden önce herkes bacaklarını havaya kaldırıp fotoğraf çekiliyordu, ben de acaba niye böyle bir poz veriyorlar diye düşünürken suya girer girmez ben de bacaklarımı havada buldum. Tuz oranı o kadar fazlaydı ki su ister istemez kaldırıyordu, bacaklarını hiçbir şekilde kullanamıyordum. Biraz da yakıyordu tuz vücudu. Sudan tattım ve aşırı tuzluydu. Bu suda yüzmek çok ilginç bir deneyim oldu benim için. Gölden çıktık kuruduk, her tarafımız tuz, dizlerimi çok acıttı tuzlar. Hemen yakınlarda çölün ortasında yosunlu bataklık gibi bir göle girdik temizlenmek için. Temizlendiğimiz göl de temiz olsaydı keşke.

SİVA TUZ GÖLÜ

TUZ TOPLAMA HAVUZU

Ardından safari başladı. Yaptığımız en keyifli safariydi. Çok dik kum tepelerinden 4x4 ile iniyorduk, çıkıyorduk. Yalnızca yanımdaki Pakistanlı çocuğun anormal tepkilerinden dolayı biraz rahatsız oldum. Çocuk sırf kendini ortaya atmaya çalışıyor, hiçbir şey hissetmese dahi sırf bağırmış olmak için bağırıyordu. Çok dik bir tepeye çıkıyor mesela, çocuğun yüzünde ifade değişmiyor, alakasız bir şekilde bağırabileceği maksimum şekilde bağırıyordu. Arabadaki herkes ona sinir olmuştu zaten. Tuzlarını her yere sürmemesi gerektiğini söylesek de her yere dokunmuştu, gölde diğer çocukların atladığını gördükçe suya o da atlıyordu. Bir keresinde gelip tam içimize atlamıştı, o zaman herkes bayağı sinirlenmişti.

Gezimiz bitince Deniz ile yemek yiyip hemen otobüs durağına gittik. Aiesecçi çocuk Rushdy Siva’da TakTak denilen kasalı motosikletlerden çağırıp bizi oraya bıraktı. Bu sırada Sayko saklanıyordu, yakalanmaması gerektiği için. Sayko akşamüzeri biletlere bakmıştı ve otobüste bilet kalmamıştı. O yüzden dolmuş ile en yakında şehir Marsa Matrouh’a gidecektik. Oradan da Kahire’ye otobüsle. Hiç güvenmediğim insana güvenmek zorunda kalıyordum şu an, bir de onun saçmalıklarına katlanarak.

SAHRA ÇÖLÜ


3.08.2017 - SİVA

Dolmuş dolunca kalktık, bilmiyorum kaç tane polis kontrolünden tek tek pasaport çıkartarak geçtik ve Marsa Matrouh’a vardık. Oradan otobüs biletlerimizi aldık. Tüm gözler Deniz ile benim üzerimdeydi. Benim yeşil saçlar, Deniz’in mini şortu.

KAHİRE BİLETİ

Otobüsü beklerken çay içtik, Sayko ve ben birbirimizi ne kadar sevmediğimizden falan konuştuk. Otobüste en arkadaki 5’li koltuktan bir cam kenarına ben diğer cam kenarında Sayko ve Deniz oturdu. Aramızda iki adam vardı. Otobüs o kadar soğuktu ki, kendileri uzun uzun kıyafetler giydikleri için muhtemelen üşümüyorlardı. Ben kısa şortum ve tişörtüm ile donuyordum. Çantamdan iki tişört daha çıkarıp kollarıma giydim ve büzüşerek uyumaya başladım. Birden yanımdaki adam kıpırdanmaya ve bağırmaya başladı. Bir de baktım ki Sayko ile kavga etmeye başladı. Ne olduğunu anlamamıştım. Adam ayağa kalkıyor elini havaya kaldırıyordu. En son öyle şiddetlendi ki Sayko’yu boğazladı. Adamlar ayırdı. Mola yerine geldik. Deniz’e ne olduğunu sordum, o da tam bilmiyordu. Sayko ile sadece konuşuyorlarmış ve Sayko başını Deniz’in omzuna koymuştu.

SAYKO & DENİZ

Moladan sonra ikisi farklı yere oturdular. Bana dahi otobüsteki herkes laflar atıyordu, çok garipti. Deniz ile fotoğraf bile çekilen oldu. Saçmalıksız bir Mısır olamazdı zaten.

Sabah 9’a doğru Kahire’ye vardık. Ben eve gittim, eşyalarımı düzenledim. Kahire’deki son günlerim olduğu için Zamalek’e almak istediğim şeyler için yol çıktım. Evden çıkar çıkmaz açlıktandır diye düşündüğüm bir halsizlik bir sıcaklama başladı. Zamalek’e varıncaya kadar geçmedi, poğaça tarzı bir şey de yememe rağmen. Zamalek’e varır varmaz Zööba denen meşhur restorana gittim. Çok güzel bir konsepti vardı. Ortada sadece 12 kişilik bir masa vardı, gelen boş yere oturuyordu. Ve de Mısır yemeklerinin hafif sağlıklı versiyonları. Örneğin pancarlı, ıspanaklı ekmek. Ben de hafif sağlıklı Koşari söyledim. İçinde pirinç yerine bulgur vardı, ayrıca biber, karnabar, domates gibi sebzeler de vardı. Bir de yanına sosis sandviç söyledim. Ama kendimi çok kötü hissediyordum. Önüme gelenlerin yarısını zorlanarak yedim ve bıraktım. Kötü hissediyordum.


KOŞARİ

PANCARLI & ISPANAKLI EKMEKLER

Oradan çıktım ve ferah bir şeylere ihtiyacım olduğunu hissettim. The 4 Fat Ladies adındaki kafeye girip soğuk Latte içtim ama fayda olmadı, daha da karnımı doldurmuş beni rahatsız ediyordı, yanına bir de sanki canım istiyormuş gibi tuzlu karamelli ve tatlı karamelli küçük browniler aldım. Her ne kadar hiç iyi hissedemesem de kalktım, almak istediklerimi almak için.


TUZLU & TATLI KARAMELLİ BROWNİLER

Güzel bir tepsi gördüğüm dükkanı dönüp dolaşıyor bulamıyordum. Fenalık basıyordu, enerjim yoktu, kaldırım kenarlarına oturup dinleniyordum. Adı L’Oiseau de Nile olan mağazayı buldum ve aldım, birkaç butik ve kitapçıyı da acı çekerek gezip tamamladım alışverişi. Zamalek en kaliteli ürünlerin alınabileceği butiklere sahip, az ve öz parça alınacaksa gelinebilecek en uygun yer. Bir de her gittiğim yerde torbalarımı unutuyordum, bütün yol geri dönüyordum, enerjim kalmamıştı ve Uber’e atlayıp eve döndüm. Ateşim vardı sanki, soğuk bir suyla kendimi ıslatıp saat 9’da yattım.