FRANKFURT

Güncelleme tarihi: 3 Eki 2018

Portekiz’de Eurovision maceram sonrası dönüşümü Frankfurt aktarmalı yaptım. İki uçuşum arasında yaklaşık 10 saatlik bir boşluk bıraktım ki Frankfurt’u gezebileyim.

Frankfurt havalimanı oldukça büyük. Avrupa’nın aktarma noktası niteliğinde.

FRANKFURT HAVALİMANI

Havalimanından şehre gitmek için en iyi yol metro kullanmak. S-Bahn yazan tabelaları takip ederek ulaşılan metrolarda bilet okutma bölümü olmadığı için aslında bilet almaya çok gerek yok bence. Sadece eğer ki kontrol yapılıp yakalanırsanız 65€ ceza ücreti var. Ya da en azından sadece tek yön bileti alarak boşa harcamayı minimuma indirebilirsiniz. Ben nasıl olsa döneceğim diye gidiş-dönüş 10€'luk bilet alınca boşu boşuna 50 TL ödemiş oldum. Euro’nun 5 TL oduğu dönemde seyahata çıkınca içim kötü oldu tabi. Frankfurtta metronun en kötü özelliği tek bir raydan yaklaşık 10 farklı hat treninin geçebilmesi. Bu da durakta hiç bitmeyen bir kalabalığa, gürültüye ve eğer turistseniz sürekli “Acaba bu tren mi?” sorusunu sormaya neden oluyor. Havalimanından geçen tüm trenler şehre gidiyor. Şehre inmek için Hauptwache durağına inmek gerekiyor.

HAUPTWACHE DURAĞI ÇIKIŞI

Elimde kabin boy bagajım, sırtımda ağır bir çanta, uykusuz geçen 10 günlük Portekiz maceramın ardından beni yağmurla karşıladı Frankfurt. Ben de yağmurdan istifade gurmeliğe başladım. Frankfurt gurme mekan keşfimde ilk durağım Heininger oldu. Heininger, bir tarafı kasap bir tarafı da restoran olan bir mekan. Et yemekleri, salatalar ve kendi üretimleri (en azından benim öyle düşündüğüm) sosisleri ile samimi ve ucuz bir mekan. . Günlük hayatta işlenmiş et, un, fabrikasyon sostan uzak duran biri olarak gurmelik için de olsa bunları tüketmek pek istemedi canım ama şehrin meşhur yiyeceği sosisi yani Frankfurter Wuerstchen de tatmadan geçemedim. Açıkçası çok da özel bulmadım, yanına koydukları hazır hardal da kaliteyi düşürdü. Zaten Dijon hardalı dışındaki hardalların genel olarak et ile yakıştığını düşünmüyorum.

FRANKFURTER SOSİS

Yemeği yiyip yağmurun dinmesini de bekleyince Römerberg’e yani şehrin eski yüzüne geçiş yaptım. Eski şehrin olduğu bölge Römerberg, 14. yüzyılda yapılmış binalarının mimarisi ile dikkat çekiyor. Belediye binası, kilise ve çeşitli binalar bu bölgede yer alıyor. 1944 yılında savaştan dolayı bombardımana uğrayan binalar hep yeniden inşa edilmişler. Şehrin meclis binası olan Römer 15. yüzyıldan beri burada bulunduğu için bu adı alan meydan zamanında Roma İmparatorluğu’nda Alman milletinin en güzel meydanı unvanına da sahipmiş.

Meydanın hemen bir sokak ardında Büyük Katedral yani St. bulunuyor. Gotik tarzda inşa edilmiş kilise upuzun kulesi ile dikkati çekiyor. 14. yy’da inşa edilen kilisenin beşinci haliymiş burası, savaşlar nedeniyle tekrar tekrar yapılmış. Günümüzdeki hali de İkinci Dünya Savaşı sonrası restore edilmiş hali.

RÖMERBERG

Römerberg Bölgesi’nden şehrin karşı yakasına doğru yürümeye koyuldum. Şehirden Main Nehri geçiyor. Nehrin üzerinde birçok köprü bulunuyor. Bunlardan en meşhuru sadece yayalara açık olan Eiserner Steg Köprüsü. Demirden yapılmış köprüye sevgililer isimlerinin yazılı olduğu kilitleri doldurmuş; aşklarını kilitleyip sonsuza taşımak için. Acaba kaçının aşkı devam ediyor diye sordum kendi kendime. Ben de yoluma yalnız devam ederek karşı yakaya geçtim.

EISERNER KÖPRÜSÜ

EISERNER KÖPRÜSÜ & KİLİTLERİ

Uçaktan şehrin oldukça yeşil olduğu görülüyordu. Karşı tarafın sokakları gerçekten oldukça yeşili. Özellikle nehir kıyısını şekillendirilmiş çınar ağaçları ile doldurmuşlardı, mükemmeldi. Karşı tarafın kıyı bölgesin tamamen müzelerden oluşuyor desek yalan olmaz. Städel Müzesi de bunların en önemlisi. Maalesef Pazartesi günü kapalıydı ya da oradaki adamın söylediğine göre daha geç açılıyordu; o yüzden gezemedim. 1815 yılında Johann Friedrich Städel tarafından kurulmuş olan müzede Picasso, Rembrandt, Monet gibi birçok önemli ismin eserlerine ve çok özel koleksiyonlara ulaşmak mümkünmüş. Artık başka bir aktarmaya diyelim…

Müzenin arka taraflarında şehir daha çok yerleşim bölgesi, ara ara ofisler, muayenehaneler bulunuyor. Yemyeşil sokakların arasında hemen Eiserner Steg Köprüsü’nü arkama aldığımda sağ tarafta bulunan arabaların geçtiği Untermainbrücke adlı köprünün devamı olarak ilerleyen caddede hoş kafeler, restoranlar ve marketler bulmak mümkün. Ben de ucuz olsun ama geleneksel de olsun diyerek Rober Müller diye bir fast-food tarzı yemek yapan mekandan 1€’ya Frikadelle denen ekmek arası bir lezzet aldım. Muhtemelen domuz kıymasından yapılmış içerisinde soğan, yumurta, süt, ekmek kırıntısı gibi malzemeler bulunan bir köfteydi. Tadı kadınbudu köfte gibiydi. Ucuz ve denenebilir bir yiyecek.

FRIKADELLE

Yemeğimi de yiyince Untermainbrücke Köprüsü’nden şehrin gökdelenler bölgesine geçtim. Avrupa Merkez Bankası, Alman Borsası gibi önemli finans ve ticaret merkezlerinin bulunduğu bölgede dikkati çeken büyük Euro simgesi.

FİNANS ŞEHRİ FRANKFURT

Euro simgesinin olduğu alandan sola doğru ilerleyince Türk mahallesi beni karşıladı. Münchener Caddesi küçük bir Türkiye olarak tanımlanabilir. Ama bizde Suriyeliler’in olduğu bölgeler nasılsa Türkler de öyle algılanıyor gibi geldi. Turkcell, Türk Kitabevi, Çiğköftem, Denizbank, Ziraat Bankası, köfteciler, tavukçular ve kebapçılar… Her yerde Türkçe konuşan insanlar.


MÜNCHENER CADDESİ

Türk olduğumu çaktırmadan bir üst caddeden yürüyerek Alte Oper’e geçiş yaptım. 1880 yılında açılmış olan opera binası 2000’in üzeride izleyici kapasitesine sahipmiş. Hala işlevselliğini koruyan binanın iç mimarisini çok göremesem de dış mimarisi gerçekten hoştu.

ALTE OPER

Alte Oper’in önündeki metro ile Konstablerwache adlı istasyona geçip biraz yürüyerek asıl yemeğimi yemek üzere Zu den 12 Aposteln adlı restorana geçtim. Yine yöresel yiyecek olması için Frankfurter Schnitzel (12,90 €) yedim. Patates ile birlikte gelen domuz Schnitzel'e Gruene Sosse yani Yeşil Sos eşlik ediyordu. Bu sos Goethe'nin favori sosu imiş. Bu sos genellikle haşlanmış yumurta ve patates ile tüketiliyor. Frenk soğanı, maydanoz, kuzu kulağı, frenk maydanozu, hodan ve çayır düğmesi otlarının krema, yoğurt ve yağ ile karıştırılmasından oluşuyor. Schnitzel'i de bir tık yukarı taşımıştı. Açıkçası Schnitzel, dövülmüş etin incecik yapılarak kızartılması et tadından çok kızarmış un yiyor hissi vermesinden dolayı tercih ettiğim bir yiyecek olmuyor. Yemeğin yanında ülkenin meşhur içeceği Apfelwein'den yani elma şarabından tattım. Alkol oranı az, elma suyu içer gibiydi. Üstelik içine gazoz türevleri konularak da içiliyormuş. Çok tatlıydı, alkollü içki havası yoktu.

FRANKFURTER SCHNITZEL & GRUENE SOSSE

Kaliteli yemeğim sonrası şehirde son turlarımı atmak üzere Die Kleinmarkthalle’ye gittim. Burası üzeri kapalı bir pazar gibi. Kasabı, peynircisi, manavı, çiçekçisi bulunuyor. Ülkeye has sosisler, peynirler rahatlıkla bulunabilir. Eğer benim gibi tohum ve bitki hastasıysanız yüzlerce tohum çeşidi de bulunuyor. Almanya’ya ait olmayan ama çok hoş bir peyniri de burada tama fırsatım oldu. Üzeri kestane yaprakları ile kaplanmış peynir çok farklı ve çok lezzetli idi.

Aşırı susamış bir şekilde havalimanı yolunu tuttum. Almanya’da satın almalık su bulmak oldukça zor. Hatırlatmakta fayda var ki sular bizimkiler gibi değil mineralli ve gazlı. Normal su bulamadım ki bence gazlı olunca su ihtiyacını gereği gibi karşılamıyor.

Frankfurt bir günde gezilebilecek bir şehir ve Städel Müzesi dışında aklımda kalan hiçbir yer olmadı ki oraya da bir gün yolum mutlaka düşecek gibi geliyor. Havalimanında Almanya’ya ve Avrupa’ya özgü lezzet ve ürünlerin bulunabileceği güzel bir market var. Buradan peynir, hamurişi alınabilir, sıcak sıcak bekleyen et yemeklerinden paket yaptırılabilir. Ben de Alman Brie peyniri, Alman simidi olarak tanımlayabileceğim üzeri tuzlu kraker tadında bir hamur işi olan Bretzel ve kocaman bir domuz eti parçası aldım. Domuz etine de Türkiye’de bulamadığım Brie’ye de doymuş oldum.

BRETZEL & BRIE