MISIR GÜNLÜKLERİ - LUKSOR

Güncelleme tarihi: 14 Eki 2018


6.08.2017 - LUKSOR

İlk defa minimum rötar ile yani 40 dk gecikme ile yola çıktık. Ama aklımda pasaportum ile yola başladım. Gün geçmiyordu ki durduk yere başıma bir şey gelmesin. Pasaportum hiç su ile yan yana bulunmamasına rağmen ıslanmıştı, ve özellikle fotoğraf bölümünde bozukluk vardı. Hemen konsolosluğa bir mail attım. Sabah ben daha yeni açarken gözlerimi otobüste, maile cevap bile gelmişti. Adam daha iyi anlayabilmek için durumu tel numaramı istiyordu. Aradı konuştuk, ama ben ilk defa İngilizce’den ötürü Fransızca konuşamıyordum, bana Türkçe bilen bir kadın buldu, o da Türkçe anlamıyordu. O sırada konsolosa soralım derlerken ben de mail yazarak düzgünce durumu tekrar özetledim. Bana acilen gelmemi söylüyorlardı. Ben bütün haftalar bu geziyi bekleyip dönemezdim. En sonunda bana konsolosun numarasını da verdi. Dakikam kalmadığı için oteldeki bir adamdan kadını aradım, telefondan ses çıkmıyordu resmen. Kadın en az 5 defa tekrar aradı, en son kendi numaramı verdim o sefer düzeldi ses. Hiç kimsenin yapmadığı bir yardımseverlik ile yaklaşıyordu resmen kadın. Ve beni en son Luxor’daki Old Winter Palace’a 19.30’da davet etti. Nasıl o da o sırada Luxor’da idi?

ISLAK PASAPORT

Ama tam Karnak Tapınağı’na girmiştik ki adam beni geri aradı ve bir çözüm yolu olduğunu, bir kağıt verebileceklerini ama bu kağıt ile yalnızca Fransız topraklarına çıkılabileceğini söyledi. Ben kafamda planlar. Acaba Ukrayna’ya sadece kimlikle gidip mi geçiş yapsam, Fransa’da nasıl kalırım, bilet fiyatları… Kafam allak bullak…En heyecanla geldiğim yeri aklımda pasaport düşüncesi ile gezdim.

Karnak Tapınağı dünyanın en geniş tapınağı olma özelliği taşıyormuş. Yapıldığı zamandaki genişliği yüzyıllar boyunca eklemeler ile artmış. Girişte bizi sağlı sollu dizilmiş birçok sfenks karşıladı. Bu sfenskler Karnak ve Luxor Tapınakları arasındaki yolun tamamına dizili haldeymiş aslında. Ama şu an yol kenarından insanlar tarafından zarar görmesin diye kaldırılmış. Rehber ile gezmek çok iyiydi ama şu an yazarken yaptığım araştırmalarda da çoğu önemli şeye değinmediğini de fark ettim. Ramses II’nin kendini gösterdiği bir tapınak olma özelliğini de taşıyordu. Ramses II zamanında çok da sevilmediğinin farkında imiş ve bu yüzden şehre yaklaşık 800 tane heykelini yaptırmış ki biri bozulursa biri korunur bahanesiyle. Bu düşüncesi sayesinde şu an birçok heykeli bulunuyor tapınakta.

KARNAK TAPINAĞI

Ayrıca buradaki tüm tapınaklarda olduğu gibi Nil Nehri bu tapınağa bağlanırmış. Hala kanalların bir kısmı belli olsa da nehir ile bağlı değil. Ama zamanında yıkanmak üzere nehirle bağlanarak oluşturulmuş Kutsal Göl’deki suyu arka bahçede gördük. Ama tapınağın en etkileyici kısmı Hipositil Salon denen kısımdı. 134 tane 15 metre uzunluğunda 21 metre çevreye sahip sütundan oluşan bu salonun tavanı zamanında kapalıymış ve sadece belli yerlerden giren ışıkla şu an olduğundan da büyüleyiciymiş. Sütunların üzeri hiyeroglifler ile kaplıydı ve bazı kısımlarının renkleri hala duruyordu. Kim bilir renkler canlılığını kaybetmeden önce nasıldı…

HİPOSİTİL SALON

Rehberimiz salonu çevreleyen duvarlardan birinde resmedilen ilginç hikayeyi anlattı. Savaş zamanında bir kolu ve bacağı olmayan bir adam geride bırakılarak şehrin tüm adamlara savaşa gitmiş. Yıllar sürmüş savaştan döndüklerinde tüm kadınlar hamile veya çocukluymuş. Bunun da tek sebebinin o adam olduğunu anlayıp onu öldürmüşler. Ama sonra bakmışlar ki onun sayesinde savaşa götürecek çocuklar yetişmiş. O zaman bu adamı kutsamaya başlamışlar ve onu tanrı ilan etmişler. Figürlerde erkeklik organı ile resmedilen bu tanrı sünnetli resmedilmiş aynı zamanda. Aslında Mısır’a sünnet İslamiyet öncesi gelmiş, hijyenik olmasının yanı sıra savaşlarda ölülerin ayrılmasında kolaylık da sağlıyormuş. Aynı zamanda bahçede 2'si sağlam birisi yatık olmak üzere granitten yapılmış obeliskler bulunuyordu. Obelisklerin piramit benzeri uçları zamanında altın ve çeşitli metallerin karıştırılmasıyla oluşan bir madde ile kaplanıyormuş bu sayede herkes tapınağın nerede olduğunu ışığı parlatıp yansıtan bu uç ile görebiliyormuş. Aynı zamanda gölün hemen yanında Antik Mısır’ın önemli simgelerinden biri olan bok böceğinin büyük bir heykeli bulunuyordu. Skarabe olarak da bilinen bu böcekler yaşamı simgelemeleri dışında, her yeni günün sabahında güneşi doğurtan ve bütün bir gün bacaklarında yürüttüğü güneşin, ertesi gün tekrar doğabilmesi için bütün gecesini kendisine eşlik etmek için geçiren Tanrı Kheper ile de özdeştirilmişler. Nil’in kıyısındaki bu güzel tapınaktan yine kıyıda tam karşılıklı konumlandırılmış Luksor Tapınağı’na geçiş yaptık. Amun-Ra’ya verimlilik bakımından adanmış olan tapınak değişen yöneticilerin eklemeleri ile kiliseye bile dönüştürülmüş hatta şu an hizmete açık bir camiye bile sahip. Tapınağa girer girmez bir obelisk karşıladı bizi, yanında bir tane daha olması gerekirmiş ki zamanında Mısır Hükümdarı Muhammed Ali Fransız Kralı Philip Louis’ye nasıl olsa götüremezler diye hediye etmiş. Üstüne hiç de zarar vermeden görütmüşler ve şu an Paris’te Concorde Meydanı’nda bulunan obelisk bu obelisk imiş. Daha sonra Fransızkralı da hediyenin karşılığında Muhammed Ali Paşa Camii’nin avlusunda gördüğüm saati hediye etmiş, ve hiçbir zaman doğru düzgün çalışmamış bu saat.

LUKSOR TAPINAĞI

Hemen obelisklerin arkasında Ramses II’nin devasa büyüklükte iki heykeli duruyordu. Onların arasından geçip ilerleyince tapınağın içindeki Abu El-Hagag Camii’ni gördüm. 13. yy’da yapılan bu camii hala hizmetteydi ve caminin ana kapısı şu an pencere konumuna dönüşmüştü. Çünkü yıllar boyu yapılan kazılar ile camii yer seviyesinden bayağı uzaklaşmıştı.

ABU EL-HAGAG CAMİİ

Tapınağın en dip kısmında ise Büyük İskender’in kiliseye çevirdiği bir bölüm bulunmakta. Roma zamanında duvarlardaki hiyerogliflerin ve resimlerin üzerini kendilerine ait resimler ile kapatmış Hıristiyanlar. Bu iki farklı katman net bir şekilde görülebiliyordu.

Çok önemli iki tapınağı gezerken aslında kendi başıma gezsem alamayacağım bilgileri alırken grubu sıkmamak için de koskoca tapınağı 20 dakikada gezdirmesi biraz sinir etti beni. Ama aklımda zaten pasaport olduğu için biraz da göreyim yeter modundaydım.

Tapınaktan çıkıp Nil’in karşı kıyısına yani Batı kıyısına tekne ile geçtik. Nil’in doğu kıyısı Güneş’in doğduğu taraf olduğu için yaşamı simgeler iken batı tarafı ölümü simgeliyormuş, bu yüzden mezarların bulunduğu taraf batı tarafındaymış.

İlk defa bizi düzgün yemeklerin olduğu bir yere götürdüler. Açık büfe yemek vardı. Tavuk, fasulye, nohut, mercimek… Sağlıklı beslenmenin mutluluğu… Yemek sonrası otele döndük. Halbuki o kadar da yorulmamıştık, sadece kahvaltı vermedikleri için açtı herkes, yani daha fazla yer gezdirilebilirdi. Ama tabi ki para para para…

AÇIK BÜFE

Akşam 19.30’daki buluşmaya saraya gittim. Saray Kral Faruk’un kışlık sarayı imiş. Oldukça şık, Mısır’da görülemeyecek türdendi. Şort ile geldiğim için lobide bekledim kadını. Adam zorla bana bir şey ikram ettirdi. Artık Mısır’da ikramın ardından da para istendiği için istemiyordum direkt. Çay istedim. Süt ve kurabiyeler eşliğinde geldi, burada bile poşet çay idi ama. Biraz gecikse de kadın geldi, hiç beklemediğim kadar sevecendi. Uzun boylu, esmer, kısa gri saçlı. Mısır ve Fransız çifte vatandaş imiş. Acil pasaport yapılabileceğini, bunun için yarın sabah randevu almam gerektiğini öbür gün de konsoloslukta olmam gerektiğini söyledi. Rahat olmam gerektiğini halledileceğini söyledi. Gerçekten güvenmiştim. Türkiye’deki gibi sorun çıkartıcı değil de çözümleyici modda idi. Bir de bana Çinliler’in dedikodusunu ne kadar talancı olduklarından bahsetti. Sonra lobideki görevli biraz sarayı gezdirdi. Arkada havuzu olan kocaman bir bahçesi vardı, içerideki salonlardan birinde Süveyş Kanalı’nın açılışından kalma kocaman kare bir halı vardı. Mısır’da yaşamadığım saçmalık kalmamıştı ama bu saçmalıklar da bana kimsenin yaşayamayacaklarını da yaşatıyordu. Hem sinir oluyordum hem de hoşuma gidiyordu.

OLD WINTER PALACE

SÜTLÜ ÇAY


7.08.2017 - LUKSOR

Sabah ilk işim konsolosluğu aramak oldu. Türkçe de olsa beni en zorlayan şeylerden biri resmi kurumlarda başka biriyle ilerlettiğin bir konuşmayı sıfırdan başkasına anlatmak. Telefonu açan adam olmadığı için bir kadına meseleyi anlatıyordum, kadın buraya gelin diyordu. Halbuki öbürü randevu alın demişti, ben ısrarla hallolur mu diye evhamlı gibi soruyordum. Arkadan adam da sesleri duydu ve beni tanıdı, bunlar kendi aralarında konuştular ve kadın sinirli bir şekilde buraya gelin deyip suratıma tak diye kapattı. Luksor’daki kadının sevecenliği konsoloslukta tabii ki olmayacaktı, umarım sorun çıkmaz. Bunları yaparken yine bir tapınak kapısının önündeydim: Hatşepsut Tapınağı. En azından dünkü gibi çok belirsiz bir durum yoktu. O yüzden biraz daha rahat gezdim.

HATŞEPSUT TAPINAĞI

Hatşepsut, Antik Mısır’ın tek kadın firavunu olma özelliğini taşıyor. Kendi gücünü göstermek amacıyla yaptırdığı tapınak 3 kat terastan oluşuyor. Tapınaktaki bütün heykeller kraliçeyi temsil etse de gücünü sembolize etmesi için sakallı yapılmışlar. Duvar resimlerinde, heykellerde kraliçeye ait bazı resimler ise kazılmış durumda. Bunların kraliçenin bir türlü ülke yönetimini vermediği üvey oğlu Thutmosis III tarafından yapıldığı düşünülmekte. Hatşepsut’un iktidara gelme hikayesi de epey ilginçti zaten. I. Thutmosis’in kızı olan Hatşepsut üvey kardeşi Thutmosis II ile evlenmiş ve ondan kız çocuğu olmuş. Kocası erken yaşta ölünce tahtın devamına eşinin başka kadından olan çocuğu Thutmosis III’ün geçmesi gerekiyormuş, fakat Hatşepsut çocuğun yaşının yönetim için çok küçük olduğu bahanesiyle 30 yıl boyunca yönetimi 30 yıl boyunca ele almış. Gücünü kaybetmemek adına barışcıl bir şekilde savaşları durdurmuş sadece isyan bastırmak üzere askeri gücü kullanmış. Bu sebeple de halk tarafından çok sevilmiş. Thutmosis III tarafından zehirlenerek öldürüldüğü düşünülse de son yıllarda mumyasına yapılan otopsi ile bu yalanlanmış. Bu tapınak aynı zamanda cenazeler için de kullanılmış ki tapınağın çevresindeki tepelerde birçok delik gözüküyordu mezar odası olan.

HATŞEPSUT TAPINAĞI

Bu tapınaktan çıkıp yolumuz maalesef çekimin yapılamadığı, çekersen büyük miktarda paraların istendiği Krallar Vadisi’ne… Dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri olan bu vadinin gerçek adının tercümesi Teb’in Batısında Firavun’un Milyonlarca Senelik Yaşamı Kuvveti ve Sağlığının Büyük ve Görkemli Kabristanı imiş. Alanda toplam 64 tane mezar bulunuyor. Mısırlılar ilk başlarda ölülerini bir çukur açıp onun içine gömüyorlarmış. Fakat kuşlar ve diğer canlılar bu ölüleri deşiyorlarmış. Daha sonra bu çukurların üzerine kocaman kayalarla örtmeye başlamışlar. Bu kayalar ileride piramitlere ilham olmuş. Sakkara’daki katlı piramitler, Gize’deki kusursuz piramitlere dönüşmüş. Farklı eğimli piramitler denemişler ama onlar pek olmamış ve en sonunda Krallar Vadisi’nde olduğu gibi tepelerin içine oydukları mezar odaları olmuş mezarlar. Biz Ramses 4 ve Tausert’in mezar odalarına girdik. Aslında Tutankamon’nun mezar odasına da özel ücret verilerek girilebiliyordu, rehber içindeki her şey zaten müzede dedi. Ama diğer odalarda da zaten duvar yazıları dışında bir şey yoktu ki! Kimi kandırıyorlar, sadece pasaport derdimden gruba ayak uydurdum yoksa yine isyanlar. Mezar odaları gerçekten çok etkileyiciydi. Bu kadar renkli korunmuş hiyeroglifleri görebileceğimi sanmıyordum. Her mezar odasının gidişatı farklıymış. Ramses 4’ünkü dümdüz gidiyordu mesela bir kadın olan kraliçe Tausert’in mezarı ise kocasınınki ile birlikte idi. Ramses 4’ün mezar odası Napolyon tarafından bulunup yağmalanmış , bayağı eser kaçırılmış hatta bir dönem kilise olarak da kullanılmış, duvarlarında kiliseye ait yazılar hala bulunmakta. Mezar odalarında en çok hoşuma giden ise tavanlarda kullandıkları mavi üzerine sarı yıldızlar idi. Tam anlamını bilmiyorum ama odamın tavanını öyle yapmaya karar verdim. Gezecek çok ama çok mezar olmasına rağmen yemeğe gittik. Yine açık büfeydi, sağlıklı beslenme yaşasın!

Bugün gezide Kolombiyalı iki kız kardeş, Türk hayranı Faslı ve Alman kızlarla tanıştım ama hiç uğraşmadım yani kafamda pasaport varken, inanılmaz ruhsuz bulmuşlardır herhalde beni.

Yemekten de dönünce Kahire’ye dönüş bileti olayını Omar’a söyledim, Rushdy ve rehber de ordaydı , halledeceklerini söylediler. İlk defa güvendim. Bilete bir saat kala hiçbir ses yok, mesajlarıma cevap yok. En sonunda odalarına gittim. Kız sesleri geliyor. Kapıyı çalınca bir sessizlik, Rushdie açtı kapıyı, altında havlu üstü çıplak. İki yataktan birinde Omar oturuyor; öbüründe yeni Alman kız ile Faslı Safwa var. Kendilerinden geçiyorlar, yuvarlanıyorlar. Muhtemelen yine ot partisi yapılmış. Ben de asık suratımla Omar’ı harekete geçirip yemeğimi de alıp 21’deki otobüse yetiştim.

YAKALANDILAR