ÇANAKKALE

Güncelleme tarihi: 2 Tem 2019

8 yıldır İstanbul’da okuyorum. Her eğitim-öğretim yılının sonunda ailem arabayla beni almaya gelir. Geze geze döneriz. Genelde rotamız Bursa üzerinden olur. Bu sene bir değişiklik yapalım dedik ve yolumuzu Çanakkale’ye çevirdik. Ama en baştan söyleyim bir daha çevirmeyiz yolumuzu. Bursa’nın lezzetleri varken Çanakkale de neymiş?

İstanbul’dan Çanakkale’ye gitmek için 2 farklı seçenek var. Biri yine Bursa üzerinden Marmara Denizi’nin altından; diğeri ise Tekirdağ üzerinden. İkisi de Kadıköy’ü başlabgıç olarak alırsak 5 saat civarında sürüyor. Ama Çanakkale’ye giderken uğrayacağınız Keşan’ı kaçırmamak için yukarıdaki yolu seçmenizi tembih ederim.

Hiç sevmediğim Trakya yollarında 3 saat süren yolculuğumuz sonrası Keşan’a vardık. Keşan’a bu kadar uğramak isteyişimin sebebi Satır Et. nca.gourmet Edirne gezimde 2 güne sığdıramadığımız için 2 yıldır aklımda kalmıştı. Bence Türkiye demek köfte demek, özellikle Trakya köfte konusunda kendi arasında kapışıyor. Bu geziyle birlikte Tüm Trakya şehirlerini gezmiş oldum ve sonuç olarak bu konuda benim için kazanan Keşan oldu diyebilirim. Büyük köfte zincirlerine sahip Tekirdağ ise son sırada. Keşan'ın bir farkı var. Onlar mükemmel lezzetlerine köfte değil de et diyorlar: Satır Et. Yörenin güzelce beslenmiş kuzularının etleri önce 2 gün dinlendirildikten sonra satır ile mercimek büyüklüğünde kıyılıyormuş. İçerisine de sadece tuz ekleniyor; yani öyle kıymanın yoğrulmasıyla yapılmıyor. 180 gramlık etler kare şeklinde meşe közünde çift taraflı tel ızgarada pişiriliyor. Tadını mükemmel yapan da içerisindeki yağlar denebilir. İçi sulu ve yağlı yağlı muhteşem bir lezzet. Bu konuda en meşhur mekan Çamlıbel Restoran. Mekanın bir diğer favorisi de Ciğer Sarma. Biberle birlikte ince ince kıyılmış ciğerler hayvanın iç yağına sarılıp ızgarada pişiriliyormuş. Çorlu'da yediğim pirinçli ve oldukça ağırdı. Ancak buradaki sırf etti ve sanki ızgara kavurma yiyor gibi bir his yaratıyordu. Sanki Adana kebap gibi gözüken kaşarlı köfte de oldukça lezzetli idi ama diğerlerinin yanında epey sönük kaldı. Etin porsiyonu 18 TL idi. Çamların altında mutlaka yolunuzu biraz uzatmaya değecek bir mekan.

KAŞARLI KÖFTE & SATIR ET

CİĞER SARMA

Yola devam! Gelibolu Yarımadası’na girdiğimize göre Çanakkale’ye yaklaştık demektir. I. Dünya Savaşı'nın belki de en çetin mücadelesinin geçtiği yer Çanakkale. Birçok farklı devletten asker ve sivilin şehit düştüğü Gelibolu Yarımadası şu an şehitliklerle dolu. Bunların başlıcaları Şehitler Abidesi, Yalnız Çam Mezarlığı, Akbaş Şehitliği, 57. Piyade Alayı Şehitliği. Aslında hiçbirinin önemi daha büyük değil ancak yarımada oldukça büyük ve yol üzerinde onlarca şehitlik var ki bazılarına gitmek için de arabayı bırakıp orman içinde yürümek gerekiyor. Hepimizin Çanakkale deyince aklımıza gelen anıt Şehitler Abidesi, açılan bir proje yarışmasında Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Feridun Kip tarafından hazırlanan ve temeli 1954 yılında atılan bir proje. Abide, 2. Anafartalar Zaferi'nin 45. yıldönümü olan 21 Ağustos 1960'ta ziyarete açılmış. Erginabaş'a göre Abide, tüm coğrafyalardan gelen şehitlerimizin toplu bir şekilde göğe yükselişini temsil etmekteymiş. Yarım gün boyunca gezdiğimiz yarımadada en bakımlı ve en hoşuma giden anıt ise Yalnız Çam Mezarlığı oldu. Çanakkale Savaşı'nda birçoğunun mezarı bilinmeyen Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerler adına ortak yapılmış bir alandı burası. Ayrıca Conkbayırı'nda savaştan kalma siperlerin yenilenmiş halini, Atatürk'ün cebindeki saat sayesinde ölmekten kurtulduğu yeri görmek mümkün. Sanki savaşların yaşandığı Gelibolu, Çanakkale’nin karşısında küçük bir alanmış gibi gelirdi bana. Ama oldukça büyükmüş ki tam anlamıyla gezmek için en azından yarım günü ayırmak lazım.

ŞEHİTLER ABİDESİ

YALNIZÇAM ŞEHİTLİĞİ

Gelibolu gezimizin en tatlı anı da yolda kana kana su içen tilkiyi gördüğümüz an oldu. O kadar susamıştı ki o kadar yaklaşmamıza rağmen kaçmadı. Yazın koyacağımız bir kap suyun hangi hayvana nasıl yarayacağını tahmin edemeyiz demek oluyor bu. Ayrıca kantaron otu arayanlar varsa Gelibolu tam bir kantaron cenneti. Yolların yan tarafı tamamen sapsarı, her yer kantaron. Önce kurutuluyor, sonra yağa konulup günlerce bekletiliyor. Ne faydası var bilmiyorum, hiç otlardan medet ummam. :)

Gelibolu’Dan Çanakkale merkeze Kilitbahır’dan vapurla geçtik. Doğrusu vapur fiyatlarını görünce insan şu köprü artık açılsın diyor. Acaba köprünün fiyatın ne olacak? Bu da ayrı bir soru. Tek geçiş 43 TL’lik ücretimizi ödedikten 10-15 dakika sonra karşıdaydık.


KİLİTBAHIR ARABALI VAPUR

Hemen otelimize yerleştik. Otelimiz Anzac Grand, şehirde Anzac Comfort, Anzac Troia ve Anzac Çanakkale olmak üzere fiyat ve komfor farkları olan otellere sahip bir gruba ait. Açıkçası ilgi, fiyat ve komfor ilişkisi bakımından gayet uygun buldum, herkese öneririm.

Hava yavaştan kararmaya başlıyordu. Biz de hemen şehrin en lüks ve turistik restoranına attık kendimizi. "Çanakkale'de yemek yemeye nereye gitmeli?" sorusunun belki de tek cevabı Yalova Restaurant. 1940 yılında Ziya Sürgil'in arkadaşları ile hoş vakit geçirebileceği bir mekan açma isteğiyle Tek Tekçi olarak anılarak hizmete başlamış bu restoran. Daha sonra ismini Ziya Sürgil'in yakın arkadaşının köyü Yalova'dan alarak bir lokantaya dönüşmüş. Ziya Bey vefat edince oğulları ile şimdiki yerini alarak turistik bir mekan olmuş. 2016 yılında Bozcaada da bir şube açmışlar. Mekanın en güzel yanı bence mezeleri. Izgara balığı zaten her yerde bulabiliyoruz, ancak mezeleri görünce insan hangisini alacağını şaşırıyor. Biz de ızgara ahtapot, kum midyesi, midye salatası ve fava aldık meze olarak. Kum midyesini geçen yıl ilk kez Lizbon'da Ramiro'da yemiştim. Onun kişnişli suyunu unutamıyorum. Burada ise sütlü veya beyaz şarap soslu servis ediyorlardı. Beyaz şaraplıyı tercih ettik. Gerçekten lezzetliydi. Maydanoz kullanmışlardı, kişniş ile yapsalar eminim ki bir üst seviyeye ulaşırdı. Fava ise şu ana kadar yediğim en iyisiydi. Havuçla birlikte yaptıkları için rengi yeşil değil de sarıydı. Üzerine serptikleri kırmızı karabiber apayrı bir hava katıyordu. Biber, soğan ve portakal ile birlikte soğuk bir şekilde servis edilen midye salatası da oldukça lezzetliydi. Artık hem sağlıksız hem de midyenin tadını hiçbir şekilde vermeyen midye dolma ve tavadan vazgeçsek de böyle direkt midye eti yiyebildiğimiz mekanlar yaygınlaşsa keşke. Ahtapota gelecek olursak o da yanındaki patates ile gayet güzel pişmişti, ancak biz kekiği çok da yakıştıramadık doğrusu ona. Deniz ürününden çok et algısı yaratıyordu. Başta her yerde zaten ızgara balık bulunuyor dedim ama her yerde iyi pişirilmiyor bunu da söylemek lazım. Levreklerimiz de kurumadan oldukça yumuşacık önümüze geldi. Fiyatlar ise tabi haliyle biraz pahalı. Ama lezzet ile orantılı olduğu aşikar.

BEYAZ ŞARAPLI KUM MİDYESİ

MİDYE SALATASI

FAVA

AHTAPOT IZGARA

Yemeğimiz sonrası biraz kordonda dolaşalım dedik. Çanakkale’de resmen bir dondurma bağımlılığı var. Kordondaki dondurmacılarda kuyruk var. Aynı zamanda kordonda hayatımda ilk kez bu kadarı yan yana olan mısırcı gördüm. Bardakta, haşlanmış, közlenmiş ve patlamış mısır satan satıcılardan en az yan yan 10 tane vardı. İlginç bir şekilde kimse de onlardan alışveriş yapmıyordu. Kordonun ilerleyen kısımlarında ise Truva Atı heykeli bulunuyor. Şehirde bulunan 2 Truva Atı'ndan biri kordonda diğeri de Troya Antik Kenti'nde bulunuyor. 2004 yılında kordona yerleştirilmiş olan Truva Atı aslında Troy filminde kullanılan maket ve Çanakkale'ye bir jest. Çoğunuz bilir başrollerinde Brad Pitt ve Diane Kruger'in başrollerinde yer aldığı bir filmdi. Neymiş bu Troya efsanesi diyenlere şöyle bir özet geçeyim:

Troya şehrinin kralı Priamos’un oğlu Paris, Menelaus’un karısı Helen’i Troya’ya kaçırır. Menelaus, bunun üzerine Truva’ya savaş açar. Onlara karşı Anadolu’daki diğer güçler Truvalılar ile savunmadadır. Yıllar yılı bitmeyen bir savaşa döner. Savaşı kazanmak adına Odysseus, tahtadan bir at yapma fikri sunar. Tahtadan at yapılıp içine asker doldurulur. Truvalılar, düşmanları Akha askerlerini göremeyince onların kaçtığını düşünüp Truva atını içeri alırlar. Truvalılar kutalama yaparken Akha askerleri atın içinden çıkarak Truvalılara saldırır. Akhalar Truvalılara karşı zafer kazanır. Helen’i de alıp memleketlerine dönerler.

TRUVA ATI

Gecemizi Çanakkale’nin meşhur tatlısı peynir helvası ile tatlandıralım dedik. Bu helvanın en iyi adresi konusunda ise neredeyse herkes hem fikir: Kadir Usta. Ancak gece açık olmadığı için Çerkezoğlu’nda tatma şansı yakaladık ilk. Ama ikinci günümüzde kahvaltıdan sonra ilk durağımız Kadir Usta oldu. 1979'dan beri her sabah gelen taze koyun sütü, irmik, yumurta ve şekeri birleştirip bu güzel lezzeti sunuyor müşterilerine. Öncelikle süt mayalanıyor, taze bir peynir halini alıyor. Ardından kazanda diğer malzemelerle birleşiyor. Dikkat edin diğer markalara baktığınızda, özellikle alakasız yerlerde satıldığını gördüğünüzde içerisine katkı maddesi, renklendirici dolduruyorlar. Ama Kadir Usta'ya gidip sıcak sıcak yeni çıkmış tepsiden yeme şansı oluyor. Kadir Usta'nın dolabında da hemen 4 TL'lik minik dondurmalar da görüp tattım. Çanakkale'nin Veziroğlu markasının bu dondurması oldukça doğal; sadece sahlep, şeker ve sütten yapılıyor. Tahin helvası sevenler bir de Kadir Usta'da tadabilir. Bana biraz şekerli geldi ama asla çirkin diyemem. Kadir Usta, aslında şu an şehirde hakim olan diğer marka, bir önceki gece yediğimiz Çerkezoğlu'nda yetişmiş. Ama gerçekten de onlara bin basar.


PEYNİR HELVASI & DONDURMA

Çanakkale içinde Aynalı Çarşı! II. Abdülhamid zamanında Yahudi İlya Halyo tarafından inşa edilen bina I. Dünya Savaşı zamanında oldukça hasar görmüş. İddia edildiğine göre İngilizler burayı ahır olarak kullanmış. Şu an restore edilmiş bir şekilde karşımıza çıkan çarşı doğrusunu söylemek gerekirse hiç gezilesi bir yer değil. Ülke olarak bütün hanları, arastaları, bedestenleri her şehirde nasıl aynı hale sokabiliyoruz anlamıyorum? Her şehirde aynı süs eşyaları, yalnızca magnetler değişik. Eskisi gibi her dükkan farklı olsa esnaf kültürü yaşasa çok daha güzel olur.


AYNALI ÇARŞI

Çarşının bir kapısı da Çarşı Caddesi’ne açılıyor. Burası da şehrin İsitklal’i. Şehrin diğer sokakları gibi dar ancak sadece yayalara açık. Halkın genel olarak alışverişini yaptığı bir cadde burası.

ÇARŞI CADDESİ

Merkezden ayrılmadan önce hemen otelimizin orada bulunan saat kulesinden de bahsedeyim. 1897 yılında yine II. Abdülhamit döneminde yapılmış bu Çanakkale Saat Kulesi. Ama ilk yapıldığı zamanlarda 3 katlı olan bu kule günümüzde 4 kata sahip. 1912 yılında bölgede meydana gelen deprem sonrası çan kulesi yıkılınca bunun yapıldığı düşünülüyor. Nedeni olarak da çevredeki binalar da yükselince denizden saatin görülememesi gösteriliyor. Zaten 3. katta bulunan pencerenin etrafına bakınca çıkarılan saatin yeri de belli oluyor.

SAAT KULESİ

Çanakkale’de 2. günümüz aslında daha çok şehir dışında geçirmeye yönelik. İlk durağımız şehre yaklaşık yarım saat uzaklıkta bulunan Troya Antik Kenti. Çanakkale'nin en önemli tarihi alanı Troya geçen yıldan beri yepyeni bir müzeye sahip. Antik kenti gezmeye gelenlerin önce bu müzeye girip ardından harabeleri gezmelerini öneririm. 2011'de gerçekleştirilen Troya Müzesi Ulusal Mimari Proje Yarışması sonucu kazanan mimari projeye göre inşa edilen müze günümüzün değişen müzecilik anlayışına bence çok iyi cevap veriyor. Troya'dan bazı parçalarla bezenmiş bir rampadan inerek başlayan müze turu çeşitli teknolojik canlandırmalarla katlanılır hale getirilmiş. Troya'nın bulunduğu bölge 9-10 şehre ev sahipliği yapmış. Bu sebeple antik kenti gezerken komple bir şehir görmek pek mümkün değil, çünkü her kat farklı bir yapıya sahip. O sebeple gezilen yerlerin anlaşılırlığı için müzedeki görüntüler önemli. Yıllar geçtikçe bölgedeki şehirleşmeyi anlatan görseller, yaşam stilini anlatan dioramalar ve de ülkemizden kaçırılmış olup başka ülkelerin müzelerinde sergilenen eserleri yansıttıkları geometrik delikler müzeye ayrı bir kalite katmış.

TROYA MÜZESİ

Troya Müzesi Ulusal Mimari Proje Yarışması birincisi olan Ömer Selçuk Baz ve ekibi yaptıkları müzeyi şöyle açıklamışlar: "Ziyaretçiler yapıya 12 m genişliğinde bir rampadan aşağıya inerek girerler. İnerken ufuktaki yapıya doğru yaklaşırlar, peyzaj ve yeryüzü yavaşça kaybolur, geriye gökyüzü ve yapı kalır. Ziyaretçi içeri girdiğinde kendini bir sirkülasyon bandında bulur. Pas kırmızısı , toprak rengi sergi yapısı şeffaf çatıdan yeryüzüne doğru yükselir. Paslanmış metal (corten) kaplı yapı, bu haliyle topraktan çıkarılmış kırılmış testiler ve çömlekler gibi biraz çizilmiştir, bozulmuştur, kendine özgü dokusuyla ardında bir yaşanmışlık olduğunu hissettirir, bir geçmişi vardır. O döneme ait olmasa da malzemenin ve mimarinin geçmişi, günümüz ve gelecek arasındaki bağa dair bir şeyler söylediğini hissettirir."

Müze sonrası antik kente arabayla 1 dakika içinde ulaşılabilir. Antik kente girer girmez de gelenleri yine bir Truva Atı karşılıyor. Merkezdekinden farklı olarak bu atın içerisine tırmanabilir ve fotoğraf çektirebilirsiniz.



TROYA ANTİK KENTİ

Truva’dan sonraki durağımız ise Ezine. Tüm Türkiye’ye hatta dünyaya nam salmış peyniri ile Ezine beni oldukça heyecanlandırmıştı. Ama resmen hayal kırıklığına uğradım. Köy gibi bir ilçe olan Ezine’nin merkezinde neredeyse hiç peynirci yok. Hepsi yol üstüne teker teker dükkan açmışlar. Resmen turist kazıklıyorlar. Peynirden anlamasak bize uydurma peynirleri kakalayacaklardı. İnternetten bakınca karşımıza ilk çıkan Yükseloğulları en iyi marka denebilir. Daha kurumsallaşmış bu markanın fiyatları da biraz fazla ama peynir kalitesi olarak içlerindeki en iyisi. Herkese keçi veya koyun peynirini hem lezzet hem de sağlık açısından öneririm. Bir tık ucuz olsun diyenlere de Can’ı önerebilirim. En azından adam samimiyeti ile peynirlerini sevdirebiliyor.

EZİNE PEYNİRİ

Çanakkale’ye kadar gelmişken Assos’a uğramadan olmaz. Yolu biraz dağlık ama buna değer. Çanakkale'nin Behramkale Köyü, Assos Antik Kenti ile ün yapmış durumda. Turistler tepedeki bu antik kenti görüp aşağıda Ege Denizi'nin tadını çıkarıyorlar. Bir Osmanlı Köyü olan Behramkale, özellikle taş evleriyle dikkat çekiyor. 150 hanenin bulunduğu köyde mimari dokuya aykırı bir yapıya izin verilmiyor. Köyün bir başka sembolü de Mevlide Nine! Takipçilerimden aldığım bilgiye göre en az 7-8 senedir yol kenarlarında bir şeyler satmaya çalışıyor gelen turistlere. Ama öyle bildiğimiz satıcılar gibi değil. Geçen arabaya öyle bir bağırıp kendini arabanın üzerine atıyor ki gelenler sanıyor ki kadına bir şeyler oluyor. Sonra büyük bir ısrarla satışa girişiyor. Artık yüzü, cildi yaşlılıktan ve bakımsızlıktan kabuk tutmuş. Bize sofra bezi, fistan, dağ kekiği ve ceviz kaşık satmaya çalıştı. Kaşıkları kimin yaptığını sorduğumuzda "Ben mi yapcam? Oğlan yapıyor!" dedi. Biz de kıyamadık, 2 kaşık aldık. Ama doğrusu o kime ne sattığının farkında değildi, aynı yerden geçen aynı arabaya her seferinde inatla bir şeyler satmaya çalışıyordu, artık insanlar bıkmıştı resmen. Mevlide Nine dışında köyün içinde de birkaç tane daha nine görebilirsiniz. Ancak onlar daha sakin, oturdukları yerde yapıyorlar işlerini. Hemen köy meydanında bulunan kahvehanede manzaraya karşı bir çay içmeden dönmeyin derim.




MEVLİDE NİNE

Tarihi milattan önce 6. yüzyıla dayanan Assos Antik Kenti de köyün en tepe noktasında bulunuyor. Teraslar şeklinde denize kadar uzanıyor. Antik kentin en ilgi odağı kısmı da Athena Tapınağı. Arkaik Çağ’da Anadolu’da yapılan ilk ve tek dor düzenindeki tapınak olma özelliği taşıyormuş. Tapınağın birçok parçası tabii ki yurt dışında sergileniyormuş. Tıpkı Troya Müzesi’nde anlattıkları gibi Osmanlı zamanında arkeologlar ile anlaşıyorlarmış. Arkeolog ile yapılan bu anlaşmada genel olarak arkeoloğa eserlerin yüzdelik bir kısmı vaat ediliyormuş. Sonunda da bu arkeologlar en güzel parçaları alıp kendi ülkelerine götürüyormuş. Troya’daki eserlerin büyük çoğunluğu Alman arkeolog tarafından ülkesine kaçırılmış olsa da Almanya birçoğunu savaş tazminatı olarak Rusya’ya vermek zorunda kalmış. Biz de şimdi hepsini zorla geri almaya çalışıyoruz.

ATHENA TAPINAĞI

Assos’tan sonra Çanakkale’deki son durağımız Adatepe Köyü. Maalesef Assos’tan sonra ana yola girmek için gidilecek yol pek iyi değil. Deniz kıyısında hoş manzaralı ancak dar ve virajlı. Ben kullanamazdım, siz de ona göre planlayın şoförünüzü.Çanakkale sahillerinde yol alırken, 5 dakikada araba ile tırmanılabilecek bir yerde bulunan Adatepe Köyü ise eski bir Rum köyü Adatepe. Zeytin ağaçlarıyla dolu bir tepenin sonunda tamamen taştan evler karşılıyor gelenleri. Evlerin hepsi çok güzel, bakımlı, restore edilmiş. Bu restorasyon iyi mi kötü mü tartışılır? Çünkü her taraf butik otel, kafe olmuş. Köyün köylüğü kalmamış. Köylü de bundan yakınıyor aslında. Karşılaştığımız bir adam şöyle dedi: “Emekli oldum, köyüme döneyim dedim. Köye mi geldim tatil köyüne mi belli değil!” Köyün İlkokulu Taş Mektep mutlaka görülmesi gereken yapılar arasında. Zakkumlarla bezenmiş taş sokaklarda gezip üstüne de köyün meydanındaki çınarın altında otlu dondurma yemeden dönmemeli buradan. Dondurmalar kaliteli değil ancak farklı. Zerdeçallı, zeytinli, melisalı, naneli ve dahası burada. Açıkçası artık kolay kolay bir dondurma beni kandıramaz. En iyisi hala Bursa Durak Muhallebicisi’nin keçi sütlü dondurması. Bunlar da sözde keçi sütlüymüş de sadece palavra. Otlu yapma fikirleri güzel ama biraz şekeri azaltırsak pek iyi olacak.

ADATEPE KÖYÜ

OTLU DONDURMALAR

Yolculuğumuzun Çanakkale kısmı bitti. Ama yol üstündeyken bir de Ayvalık-Cunda’ya uğradık. Biraz plansız ve aceleye geldiği için çok gezemedik. Ama tabi hemen ayak üstü gurmelik de yaptım. Cunda’da mutlaka uğranması gerektiğini söyledikleri mekan olan Karadeniz Pastanesi’nde lor kurabiyesi ve sakızlı kurabiye yedim. Sakızlıyı öneririm ancak lor kurabiyesini annem daha güzel yapıyor. J Bir de ilk kez Cunda’da gördüğüm Damla Sakızlı peynirden de almanızı öneririm. Sanırım Yunanistan’ın Midilli Adası’na yakınlığından dolayı ilhamlanmış bizimkiler. Peyniri biz Darbuka Kardeşler’den aldık. Kıvamı kaşar gibi omlete bence çok yakışıyor. Ayvalık’tan son önerim de nostalji severlere. Anadolu Bahçe adlı antikacıda birçok nostaljik ürünü bulabilirsiniz, ayrıca bu ürünlerle yapılmış yeni aksesuarlar ile evinizi dekore edebilirsiniz.

CUNDA

KARADENİZ PASTANESİ



DARBUKA KARDEŞLER


ANADOLU BAHÇE

Başta da söylediğim gibi Çanakkale tekrar gelmeyi istemeyeceğim bir şehir oldu. Başta yolları sıkıcıydı, e tadacak çok yemek de yoktu. Deniz, kum, güneşçi de değilim. O yüzden 2 günde her yeri olabildiğince gezdik, aklımızda bir yer bırakmadık. Yaz başlamadan Türkiye haritamdan bir şehri daha sildim. Şimdi sırada 3 Avrupa ülkesi var. Hazır olun!