ADANA

Güncelleme tarihi: 15 Eki 2018


1.Gün

2 günlük Tarsus gezimiz sonrası Adana yollarına düştük. Tarsus’tan bindiğimiz Adana dolmuşu bizi Adana Otogarı’nda indirdi. Otogardan şehir merkezine giden servis bizi hemen indiğimiz yerden aldı, otelimiz Adana Saray Otel’e en yakın yerde indik. Adana’ya bu tarihlerde gelme sebebimiz 6.’sı düzenlenen Adana Portakal Çiçeği Karnavalı idi. Karnaval sebebiyle otellerde yer kalmamıştı, bu yüzden önceden almakta fayda var. Biz 4 kişilik odayı kişi başı toplamda 3 gecesi 130 TL’ye kaldık. Ucuz diye biraz tereddütlü gitsek de ilk andan itibaren bizi nezaketle karşılayan, özel ilgi gösteren bir oteldi. En iyi özelliği de kız erkek karışık kalmamıza laf etmemeleri oldu.

Otelimize yerleşip diğer yoldaşımız Hazal ile buluşmak üzere Sabancı Merkez Camii’ne geçerken hemen otelimizin arka tarafındaki bir sokakta Lahmacuncu Ali Usta’ya denk geldik. Tıpkı Tarsus’taki tatlıcılar gibi Ali Usta da 54 yıldır arabasında minik lahmacunlar satıyormuş. Gün boyu sıcak servis ettiği lahmacunların yanında yeşillik, domates, limon, pul biber ve alışık olmadığımız bir şekilde kimyon sunuyor. Üçümüze 10 tane yedirdi ve sadece 4 TL civarında bir fiyatı vardı. Bana aşırı lezzetli gelmedi, sanki soğan acılığı vardı tadında. Ama sokak lezzetlerini çok severim, aşırı kalite aramamak gerekir. Önemli olan geleneği korumak ve bu geleneğin zevkini çıkarmak bence.

LAHMACUNCU ALİ USTA

Lahmacun sonrası yaklaşık bir 10 dakikalık yürüyüş sonrası Sabancı Merkez Camii’ne ulaştık. 1998 yılında on yıllık bir yapım süreci sonrasında hizmete açılan Sabancı Merkez Camii, 28500 kişilik kapasitesi ile Orta Doğu ve Balkanlar'ın en büyük camisi olma özelliği taşıyormuş. 6 minareli cami, fildişi rengi minareleri, hat yazıları, çinileri, nakışları ve ahşap detayları ile hâlâ eski camiler gibi camileri ve daha iyilerini yapabileceğimizi kanıtlar nitelikte. Philips'in katkılarıyla düzenlenen ses ve aydınlatma sistemleri ile fil ayaklarında

bulunan ve halı kokusunu yok eden havalandırmaları kaliteli bir mekan yaratılmasını sağlamış. Aynı zamanda abdest alınan bölümleri ve tuvaletleri avlunun bir kat aşağısına tepesi açık bir şekilde yapmaları alan tasarrufu sağladığı gibi görüntü kirliliğini de önlemiş. Cami yapılırken bazı küçük ayrıntılara da dikkat edilmiş. Örneğin camide bulunan 4 yarım kubbe, 4 halife ve mezhebi; 5 tam kubbe İslam'in 5 şartını; 6 minare ise imanın 6 şartını simgeliyormuş. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza; avluda bulunan 28 kubbe ise Kuran-ı Kerim'de adı geçen 28 peygambere karşılık geliyormuş.

SABANCI MERKEZ CAMİİ

Caminin hemen yan tarafında Seyhan Nehri bulunuyor, üzerindeki tarihi Taş Köprü ile. Yapım tarihi 3500 yıl önceye kadar dayandırılan köprünün normalde 21 kemeri bulunuyormuş. 7 kemeri nehir kıyısında yapılan yol çalışmaları sebebiyle asfalt altında kalmış. "Dünyanın kullanılan en eski köprüsü" olan köprüyü günümüzde yalnızca yayalar kullanıyor.

SEYHAN NEHRİ

Köprü ile de tanıştıktan sonra caminin hemen yanında bulunan Merkez Parkı’na geçtik. 33 hektarlık bir alana kurulmuş park, yemyeşil ağaçları ve nehir manzarasıyla oldukça rahatlatıcı. Ama maalesef bizi rahatlatamadı. Adana’ya gelmişiz o kadar, geceyi bir kebapla taçlandıralım derken yoldaşlarımın “Bizim canımız kebap yemek istemiyor!” demeleri ile tam anlamıyla tepem attı. Hala soruyorum: “Adı nca.gourmet Adana olan geziye niye geldiniz?” Kaçıncı gezimi düzenliyordum, her seferinde tanımadığım insanlar oluyordu, ama bu kadarını da görmemiştim. “Çok Gez Çok Ye” sloganımın tersine “Çok Uyu Az Ye” sloganı ile hareket ediyorlardı. Gezimi berbat etmemek adına onlardan ayrı gezmeye karar verdim: Hep yek hep tek başıma dere tepe dümdüz kendi yoluma…

Adana’da kebap açılışımı Kaburgacı Yaşar ile yaptım. Sabancı Camii’nden yaklaşık 20 dakikalık bir mesafesi olan restoranın yolu biraz ürkütücüydü. Gecekondu mahallesinde, kapkaranlık sokaklarda, top oynayan çocuklar, kaldırıma oturmuş sohbet eden gençler… Çorlu’da fotoğraf çektiğim için araba ile önümü kestiklerinden beri artık biraz ürkütüyor bu mahalle kültürü. Her neyse kebapçıya vardım ve inanılmaz bir kalabalık. Kocaman bir kebapçı, kargaşa içinde koşuşturan garsonlar, bir yanda dumanı tüten ocakbaşı ve kocaman LED ekranda kebapçının çıktığı TV programları… Bir porsiyon Adana ve yarım porsiyon Kaburga Şiş söyledim. Kebaplarım gelmeden önce masaya közlenmiş kırmızı biber, ezme, sumaklı soğan ve yeşil salata getirildi. Adana’da ezme alıştıklarımızın aksine sadece domatesten yapılıyor, soğan konulmuyor, üzerine maydanozla servis ediliyor. Çok beklemeden kebaplarım da geldi. Yarım porsiyon Kaburga Şiş’te 1 şiş et geliyor. Kaburga Şiş’in özelliği erkek koyunun kaburga etlerinden yapılması ve kömür üzerinde pişirilmesi. Çöp şiş ve ciğer şişin aksine kuyruk yağı şişe dizilmiyor, tamamen kaburganın yağlı etinden yapılıyor. Etler yumuşacıktı, parçaları küçük değildi ve pişerken kurumamıştı. İstanbul, İzmir’de şiş biraz riskli bir yiyecektir. Küçücük kestikleri etler genelde kuru gelir,öyle pişirirler ki etin etliği kalmamıştır; bazen çiğnenmez haldedir. Adana kebap da mükemmeldi. Hafif acısı, yağlı yağlı dağılan eti… Zırhla dövülen etin içine kuyruk yağı da ekleniyor. Yanındaki pideye sararken eti bastırıp yağını pideyle bütünleştirmek lazım bence. Ki bir kısmını da pidesiz yemeli, kebabın saf tadını gerçekten yaşamalı. Adana’ya güzel bir başlangıç yaparak 30 TL hesabımı ödeyerek ayrıldım. Oldukça uygun bir fiyattı, toplamda 1,5 porsiyon et yemiştim. İstanbul’da bu fiyata ne meze görürsünüz ne de bu kadar et.

KABURGACI YAŞAR USTA

Gayet doymuştum fakat Adana’da gece demek, Şırdan demek! Kaburgacı Yaşar’dan yürüye yürüye Şırdancı Bedo’ya gittim. Adana’da belki haritada yakın gibi gözüken yerler çok da yakın değil. Bina ve caddelerin büyük olması size az yol yürümüş gibi hissettirse de bayağı yoruyor ayakları.

Akşam artık saat 23’ü geçiyordu. Şırdancı yolu kapkaranlık, kimse yok, sürekli haritadan doğru mu gidiyorum diye bakarken bir anda tıklım tıklım kalabalık bir yer çıktı karşıma. Bu saatte herkes şırdan yemeye gelmişti ki şırdancılar sabaha kadar açık olan mekanlar. Girdim içeriye bir porsiyon şırdanımı söyledim. Şırdanım gelmeden hemen “Şırdan nasıl yenir?” videoları izlemeye başladım. Şırdan direkt getirdikleri tabkataki kağıda sarılıp ısıra ısıra yeniliyor. Ama önüme gelen şırdanda bazı ipler vardı, onları çözüp çözmemem gerektiğini anlamadan yedim ısıra ısıra. Tadı kokoreç ile midye karışımı diyebilirim. Şırdan, geviş getiren hayvanların midesinin son bölümü. Bu sakatatın içi baharatlı bir pirinç karışımı ile doldurulup haşlanıyor. O kadar çok talep var ki her gün 5 bine civarında şırdan güneydoğu illerinden Adana’ya getiriliyormuş ki bu sayı et kıtlığı olmadan önce 10-15 bin civarında imiş.

ŞIRDAN

Ben tam şırdanımı yerken Hazal, Cansu ve Yeşim de geldi. Diğer gün gitmeyi planladığımız Kapıkaya Kanyonu’na nasıl gidebileceğimizi garsona sorduğumuz anda Adana gezimiz değişik bir boyut kazandı. Garson dışarıdaki taksici ile konuşmamızı söyledi. Oraya gitmenin

taksi ile çok pahalıya patlayacağını, yolların da çok iyi olmadığını söyledi. Bizi o an için Menderes Adası’na götürmeyi teklif ettik. Biz de atladık taksiye. Adnan Menderes Bulvarı şehrin kuzey kısmında bulunan Seyhan Baraj Gölü’nün orada bulunuyor. Yemyeşil yürüyüş alanı ve bisiklet yolunun da olduğu bulvarın orta kısmında ise bir çıkıntı yani Menderes Adası bulunuyor ki yarımada demek daha doğru. Bu alanda ise bir sürü küçük dükkancıklar var. Bicibici, sahlep, çay gibi şeyler yapıyor. Her ne kadar Bicibici yemek istesem de adam hava serin olduğu için önermedi. Bicibici yapılırken önce tabağa nişasta ile yapılmış küp küp doğranmış jöleye benzeyen bici parçaları diziliyor. Ardında özel bir kazıma aleti ile kesilen buz içerisine dökülüyor. Üzerine pudra şekeri ve kırmızı gıda boyalı gül şerbeti dökülüyor. Bicibici yemeyi günün sıcak saatlerine bırakıp bir sahlep söyledim. Sahlep de çok farklıydı. Sahlebin kalitesine yorum yapmayacağım çünkü şekerli, sütlü nişasta olduğu gayet açıktı; öyle bir yerin gerçek sahlep tozu kullanmayacağını tabi ki de biliyoruz. Fakat sahlebin enteresan tarafı servid ederken üzerine koydukları ceviz ve yanında bir kasede getirdikleri çok çok minik damla çikolatalardı. Ceviz sahlebe gerçekten yakışmıştı, içine atınca eriyen çikolatalar da farklı ama hoş bir etki bırakıyordu. Çikolatanın ve sahlebin kalitesizliğine aldırmadan göl kenarında sahlebimi yudumlarken yanımızda bir anda bir adam belirdi: Argentina Neşet! Yaptığı komik konuşmalarla, tiyatromsu havasıyla bir anda sanki bizi büyüledi. Bir anda bana “Karizmatik Abimiz” diyerek bir şeyler söyledi ve 5 TL’lik bir patlamış mısırı ısmarlattı. Komik ve enteresandı, kendisini Facebook ve Instagram’dan takip ettirdi.

ARGENTINA NEŞET

Sahleplerimizi de içip taksiye atladık ve otelin yolunu tuttuk. Taksi şoförümüz Şırdancı Bedo’nun sahibinin amca oğlu oluyormuş. Kendisini son zamanlarda dine vermiş, yol boyunca ilahiler dinledik. “Bu evrende yerin ve göğün yaratıcısından başka Allah yoktur!” adlı ilahi favorimdi. Yolda iken bir telefon geldi ve Şırdancı Bedo’nun sahibi yarın sabah bizi ciğer yemeye davet ediyordu. Önce mezbahaneye gidip ardından ciğer yiyecekmişiz. Meğerse biz taksiyi sorarken o da orada imiş. Biz de onaylayıp otelimize döndük.


2.Gün

Sabah saat 6’da ayaktaydık. Taksici ile şırdancı kapıda bizi bekliyordu. Tam merdivenlerden inerken bizi Hakkarili otel görevlimiz yakaladı, kahvaltı hazırlıyordu bizi illa ki kahvaltı yapmadan bırakmayacağını söyledi. Hemen ayaküstü bir şeyler yedik onu kırmamak için. Otelimizde bizimle çok ilgilendi Hakkarili Selim Bey. Bize akşamları çay getirdi, memleketinden gelen ceviz ve ballardan ikram etmek istedi. Biz de onu hiç kıramadık. Meğerse o sabah bizi taksiciler götüreceği için endişelenmiş, hatta arkamızdan koşmuş telefon numarasını vermek için; eğer bir şey olursa diye.

Atladık taksiye, Seyhan Nehri’nin karşı tarafında gecekondumsu mahallelerde bir mezbahaneye uğradık ilk. Onlarca et havada asılı bir şekilde bir fabrika gibi yaklaşık 20 kişi tarafından yüzülüyor, kesiliyor, parçalara ayrılıyordu. Biz de hemen Ciğerci Bedo’nun sahibi Kenan’ın forsuyla kocaman bir ciğeri kaptık.

MEZBAHANE

Ardından bahçesi olan daha büyük mezbahaneye gittik. Biz orda otururken ciğerlerimiz pişirildi. Önce bir Adana klasiği olarak mezelerimiz, ezme, soğan, yeşillik ve karışık salata, geldi. Ardından ciğerlerimiz veee uykuluk. Uykuluk her hayvandan çok az çıkan, hayvanın yemek borusunun orada bulunan Timus bezi aslında. Az olduğu gibi yapımı da oldukça zahmetli. Çıkarılan uykuluk; önce suda bekletiliyor, üzerindeki zarı tümüyle çıkarılıyor, kan ve kıkırdaklarından temizlenip ağırlık altında dinlenmeye bırakılıyormuş. Önümüze gelen yaklaşık 4 hayvandan çıkarılan bir uykuluktu. Bu kadar çok uykuluk bulmuşum ve bu kadar güzel pişirilmiş, tabii ki kaçırmam. Cansu ve Yeşim her ne kadar nazlanarak yese de ben etin ve ortamın tadını çıkardım. Hayatımda yediğim en iyi ciğer ve uykuluktu diyebilirim. Ve”Sabah sabah ciğer mi yenir?” diyenlere cevabım “Evet, hem de yedikçe yiyesin gelir!”



CİĞER & UYKULUKLAR

Ciğer sonrası Turgut Özal Caddesi’nin oralara kahve içmeye götürdüler bizi, orada uzayan ve saçmalaşmaya başlayan sohbet üzerine ben gideceğimi söyledim. Sonra hep beraber dolmuşa binip şehir merkezine indik. Neyse ki tam o sıralarda da kurtarıcım Asya geldi. Liseden arkadaşım olan Asya, en iyi yoldaşımdır diyebilirim. Adana’ya ise Portakal Çiçeği Karnavalı dolayısıyla düzenlenen Kostüm Yarışması’nın 10 finalistinden biri olarak seçildiği için geldi.

Asya’yı otelinden alıp Adana’nın tarihi yerlerine doğru indik ama öncesinde tabii ki yemek. Daha önce Adana’ya giden ablam Nehir’in tavsiyesi ile Kazancılar Çarşısı’nda bulunan Ciğerci Memet’e gittik. 6. Portakal Çiçeği Karnavalı için tabelasını yenilemiş, harita uygulamasındaki fotoğrafa kanmamakta fayda var. Asya ile birer Adana ve ortaya bir Kaburga Şiş söyledik. Kaburga şişin porsiyonunda 4 şiş var. Kebaplar gelmeden önce diğer kebapçılar gibi burada da maydanoz, nane, limon, sumaklı soğan, karışık salata, domates ezme (Buradaki ezmede soğan ve yeşillikler de vardı) getirdiler. Buranın spesiyal mezesi ise nar ekşili soslu domates. Közlenmiş domates, Hatay'dan getirilen gerçek nar ekşisi ve Hatay zeytinyağı ile hazırlanan çok lezzetli bir sosla servis ediliyor. Mezelerin ardından gelen kebaplarımız da çok lezzetliydi. Özellikle Adana kebabımız yağlı yağlıydı. Kaburga Şiş de gayet iyiydi. Etler yumuşacık ve çok lezzetliydi kısacası.



CİĞERCİ MEMET

Ben çok şalgam seven biri değilken, buranın şalgamını tattığımda şalgamı tekrar gözden geçirmeye karar verdim. Bizle ilgilenen kadın ev yapımı olduğunu söyledi, gerçekten de sırf şalgam işi yapanların şalgamlarından bile lezzetliydi. Mekan da usta da garsonlar da çok samimi idiler. Şimdiden söyleyeyim Adana’da en iyi kebap yediğim yer burası oldu. Toplamda 60 TL’lik bir hesap ödeyip kebapçının önerisi ile cezerye için Hacı Ahmet Şahin’e geçtik. “Helvanın Mucidi” olarak kendilerini tanıyorlar ve biraz araştırdığımda hikayelerine ulaştım. Tahin helvasının geçmişi 1800’lü yıllara dayanıyormuş. İbrahim Efendi, o dönemde pekmezle yapılan helvaya alternatif olarak tahin ve şeker kullanarak helva üretimini geliştirmiş. Tahin üretimi yapan ve ürettiği tahini, helvasına da kullanan İbrahim Efendi, 1884 yılında Malatya’dan Adana’ya gelmiş ve Kazancılar Çarşısı’nda tahin ve helva üretimi yapmaya başlamış. İbrahim Efendi ile başlayan bu helvacılık daha sonra oğlu Hacı Ahmet Şahin tarafından devam ettirilmiş. Dededen torunlara geçen mesleğe dönüşmüş. İçeride sıcak sıcak çıkartılan tahin vardı, bir kaşık tattık çok güzeldi. Yerli susamın ezilmesiyle çıkartılan bu tahinin dışında cezeryeler de gayet lezzetliydi. Portakallı gibi birçok deneysel cezerye yapmışlar fakat orijinali dışındakiler pek güzeldi. Her şeyden tadıp Kazancılar Çarşısı’nı gezmeye başladık. Diğer şehirlerdeki çarşılar gibi çok da turistik hale gelmemiş bir çarşı burası. Bakırcılar, kalaycılar, sepetçiler bir arada, esnaf ve zanaatkar kendi işinin halinde. Hemen çarşının oralarda Türkiye’nin en büyük saati kulesi bulunuyor. Kesme taştan yapılan kule 1881’de yaptırılmış. Saatin doğu tarafında ilerlediğimizde Ramazanoğlu

Konağı ve Medresesi’ni gezdik. 1495 yılında taştan yapılan binanın içinde ailenin son temsilcilerinin fotoğrafları, ayrıca Adana’ya özgü eşyalar bulunuyordu. Bir grup kadının fotoğraflara bakıp “Bak, ta Ramazanoğulları zamanında bizden modernlermiş.” demesi oldukça komikti; o zaman fotoğraf yoktu…

BÜYÜK SAAT

Hemen konağın alt tarafında hediyelik eşyacılar bulunmakta. Adanus Sanat Atölyesi’ndeki hediyelikler ise diğerlerinden biraz daha farklı. Sahibi ile konuşunca kendisinin el sanatları konusunda devlet sanatçısı unvanını aldığını öğrendim. Gerçekten de yaptığı magnetler biraz daha pahalıydı, ama emeğe ve farklılığa para verilmeli düşüncesindeyim. Magnetler dışında ahşaptan küçük süs eşyaları, sedef kakma eşyalar da bulunuyordu. Dükkandan çıkıp sağ taraftan ilerleyince Ulu Cami’ye vardık. İki giriş kapısı bulunan camiyi en özel kısmı bence kapılarından birinin üzerinde bulunan kubbemsi, kulemsi yapı. Sarmal bir şekilde yukarı uzanan yapı altındaki taştan şık kapı ile çok hoş bir görüntü oluşturuyor. Ramazanoğlu Beyliği zamanında yapılmış bu cami de.

ULU CAMİ

Bu camiden çıkıp yolumuzu şehrin bir diğer önemli camisi Yağ Camii’ne çevirdik. Zamanında Saint Jacques adına yaptırılmış bir kilise olan bina Ramazanoğlu döneminde camiye çevrilmiş. Eskiden önünde yağ pazarı kurulduğu için bu ad verilmiş. Adana camilerinin güzel yanı taştan yapılmış olmaları ve bu yüzden iç taraflarının serin olmaları. Taştan oldukları aşırı süsleme yerine doğallık ön plana çıkmakta ve bu da bence ibadet yerini daha samimi kılmakta. Camiden çıkıp sokaklara daldık.

YAĞ CAMİİ

Karşımıza bir anda Kasaplar Çarşısı çıktı. Etrafta işkembeler, kelleler, böbrekler ve tanımlayamadığım bir sürü sakatat. Az nefes almakta ve açık ayakkabı ile girmemekte fayda var.

KASAPLAR ÇARŞISI

Adana’ya gelmişken gidilmesi gereken bir diğer yer ise Bebekli Kilise. St. Paul adına yaptırılmış, bir İtalyan Katolik kilisesi olan binanın çatısında bulunan tunçtan yapılmış Meryem Ana heykelinin bebeğe benzemesi nedeniyle Bebekli Kilise adı verilmiş. Kilisenin bulunduğu Tepebağ Mahallesi de en eski Adana yerleşiminin olduğu, koruma altında olan, hala mahalle kültürünün korunduğu, dar ve çıkmaz sokakları ile gezmesi oldukça keyifli bir yer.

BEBEKLİ KİLİSE

Tepebağ Mahallesi’ni keşfede keşfede bir anda kendimizi Seyhan Nehri kıyısında bulduk. Burda da iki müze bulunuyor. Biri Atatürk’ün Adana’ya geldiğinde kaldığı konaklardan biri olan Atatürk Evi Müzesi. İçerisinde Atatürk ve Kuvay-ı Milliye ile ilgili eşya ve fotoğraflar bulunuyor. Hemen yanında ise Adana Sinema Müzesi var. Türk sinema tarihine en çopk katkıda bulunan şehir belki de Adana diyebiliriz. Yılmaz Güney, Abidin Dino, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü , Şahin Kaygun, Ali Özgentürk , Yılmaz Duru, İrfan Atasoy , Yılmaz Köksal, Şener Şen, Ali Şen, Kıvanç Tatlıtuğ, Dolunay Soysert gibi isimler Adana’dan

çıkmış isimler. Müzede bir sürü film afişi, fotoğraf ve sanatçılara ait özel eşyalar bulunuyor. Bu iki müzeye de girişlerin ücretsiz olduğunu hatırlatmakta fayda var.

ATATÜRK EVİ MÜZESİ

ADANA SİNEMA MÜZESİ

O kadar karnavala gelmişiz, karnavalın da etkinliklerine gitmeliyiz diyerek Ziyapaşa Bulvarı’nda başlayan Toros Caddesi’ne doğru devam eden sergi ve standlara gittik. Onlarca stand Adana halkı tarafından kurulmuştu. Her taraf turuncu, yeşil, beyaz rengi taşlar, bileklikler, magnetler ile doluydu. Hatta portakal çiçeği temalı şemsiye ile fotoğraf çektirme ticareti bile yapıyorlardı. Seramik ürünler, portakal çiçeği kolonyaları ve yöresel bazı yiyecekler… Hemen bir paket Sarımsaklı köfte aldık. Bulgur ve irmik ile yapılan minik köfteler oldukça lezzetliydi. Ayrıca portakal kabuğunda yapılmış portakallı pelte de oldukça lezzetli idi.

SARIMSAKLI KÖFTE



ŞEHİRDE KARNAVAL HAVASI

Sergileri gezerken tabii ki kaçırmamamız gereken yer Kazım Büfe idi. Adana’da tıpkı Mısır’daki gibi birçok yerde taze meyve suyu sıkan büfeleri bulmak mümkün. Buralarda tost da yeniyor fakat bizim tercihimiz Adanalılar’ın övündüğü muzlu sütleri oldu. Önceden hazırlamış oldukları muz püresini, süt ve buz ile mikserde karıştırıp sunuyorlar. 7 TL’lik bir porsiyonda ise iki bardak veriliyor, bir büyük bir de küçük bardak. Neden muzlu süt sorusunu da şöyle açıklıyorlar: “Muzda insana lâzım olan maddelerin hemen hepsi vardır. Bu sebeple çocuk, ihtiyar, hasta, sağlam herkese çok faydalıdır bir meyvedir.Çocuklarda kemiklerin gelişmesini sağlar. Yalnız muzda kalsiyum maddesi biraz noksandır, çocuklar ve büyükler muzu süt veya sütlü gıdalarla birlikte yerlerse daha iyi olur.”

KAZIM BÜFE - MUZLU SÜT

Asya’yı yarınki yarışması için oteline bırakıp ben de biraz dinlenmeye geçtim. O kadar yürümüştüm ki artık ayak parmak kemiklerim sızlıyordu. Ama gezme ve yeme tutkum beni yine ayaklandırdı. Bu sefer hedef Onbaşılar Kebap. Otelin oralardan Topel adlı dolmuşa bindim. Bu arada Adana’da oldukça fazla ulaşım aracı var fakat çok karmaşık bir sistem. Tıpkı İstanbul’daki gibi yalnızca kart geçen büyük otobüslerin yanı sıra midibüsler ve İtimat, Denizli, Cemalpaşa, Topel, Özbirlik, Kiremithane, Yavuzlar, Yamaçlı, Anadolu gibi birçok farklı isimde ve numarada dolmuş bulunuyor.

ADANA DOLMUŞLARI

Adana seyahatim boyunca Adana’nın daha kuzey kısımlarına ulaşım için Topeller çok işime yaradı. Fakat komik bir durum vardı. Bu dolmuş ve midibüsler için de kart sistemi yapılmış. Ben de kart vardı ama eğer kart basarsam 2,60 TL alırken nakit verdiğimde şoför 2,50 TL alıyordu. Ki araçlarda da mart ayından itibaren nakit paranın geçmeyeceğine dair yazı yazılmışsa da hala herkes para vererek ulaşımını sağlıyordu. Ülkemizin büyük şehirlerinden birinde hala böyle organize olamamış bir ulaşım ağının bulunması beni çok şaşırttı. Örneğin Manisa büyükşehir olduğu anda belediye şehrin tüm ulaşım ağlarını tek model haline getirip belli düzende ve fiyatta ulaşımı sağladı.

İller Bankası’nın orada dolmuştan inip yaklaşık bir 15 dakika mezarlığın yanından yürüyerek daha doğrusu ayağımın acısından topallayarak Obaşılar Kebap’a vardım. Yani yemek uğruna gitmeyeceğim, yapmayacağım, çekmeyeceğim acı yok. Adana’nın içli köftesi bildiğimiz kızarmış içli köftelerden değil. İçi için kıyma, salça, soğan, pul biber ve karabiber kullanılıp dışı da irmik, bulgur, salça, kimyonla hazırlanan hamur ile yapılan içli köfteler ardından suda pişiriliyor. Bu yöresel bir ev yemeği, o sebeple dışarıda bulmak çok mümkün değil ki en güzeli de muhtemelen evde annelerin yaptığıdır. Yaptığım araştırmalar üzerine Onbaşılar Kebap’ta içli köfte olduğunu öğrendim. Biraz lüks, Seyhan Baraj Gölü manzaralı bir kebapçı. Zaten 2 tane içli köfte isteyince biraz rahatsız oldular. Ve her yerde önünüze ikram olarak getirilen mezeler paralıydı, tıpkı balık restoranlarındaki gibi garson meze tabağını getiriyordu arasından istediklerini seçiyordun. Ben de cacık dedikleri salatalıklı süzme yoğurttan aldım. Garson kaşla göz arasında suyu açıp hesabıma ek olarak 5 TL yazmayı da unutmadı. Neyse ki içli köfteler öncesi bir Fındık lahmacun ve küçücük bir kaşarlı pide ikram ettiler. İçli köfteler pide eşliğinde geldi. Bence kızarmış içli köfteden daha güzeldi. Sıcak sıcak bir yemek havasındaydı. Ortadan kesince yağı akıyordu. Kızarmış olduğu için de trans yağı düşünme derdi de yok. Bir başkasını yemediğim için çok yorum yapamadım, güzeldi ama beni havalara uçurmadı.

İÇLİ KÖFTE


3.Gün

Adana’da 3. gün sabahına yine erkenden saat 6’da kalktım. Nasıl yürüyeceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ayak kemiklerim gerçekten ağrıyordu. Topallaya topallaya taksiye atladım. Adana’nın meşhur börekçisi Levent Börekçilik’e geçtim. Otelden Yüreğir tarafında bulunan börekçiye 15 TL tuttu. Son günlerde sosyal medyanın da etkisiyle Adana Böreği diye bir kavram çıktı. Aslında Adanalılar buna su böreği diyor. Bizim Ege ve Marmara’da alışkın olduklarımızdan biraz farklı, tıpkı Gaziantep su böreği gibi incecik kat kat yufkanın arasında kaşar peyniri bulunuyor. Sabahın çok erken saatlerinde de sıcacık satıldığı için onun akışkanlığına denk geliyorsunuz. 5 yaşındayken babasının pastanesinde çalışmaya başlamış olan Levent Tamtürk, şimdi kıymalı ve kaşarlı yapıyor böreği. Önceleri su böreğine tuzsuz beyaz peynir kullanılırken, Adana’da ilk kaşarlı yapan o olmuş. Börekçinin her ne kadar iç mekanda yeri olsa da kaldırımda böreklerin durduğu bir arabası ve sandalye ve masaları bulunuyor. Gidip oturdum ve yarım kıymalı ve yarım kaşarlı börek istedim. Kıymalının içi gayet boldu ve kıymalı olmasına rağmen ağır gelmiyordu. İçerisinde biber ve soğan vardı. Kaşarlı ise beklediğim kadar sıcak ve akışkan değildi. Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradım. Bir Gaziantep su böreği değildi. Kullanılan kaşar muhtemelen en dandik, koruyuculu bir kaşardı, hamuru da çıtır çıtır değildi. Antep’in su börekleri kat kat, tereyağ kokulu, çıtır çıtır olur. Bu börekte bu güzel hisleri yaşayamadım. Böreklerim tam bitmişken yeni bir tepsi börek geldi, bir de bunda şansımı denemeliyim diye düşünüp bir porsiyon daha börek istedim. Önce getireceğini söyleyen adam daha sonra insanlar kalabalıklaşınca yanıma gelip artık self servis olduğunu kalkıp almam gerektiğini söyledi ben de sinirlenip almadan çıktım. Toplamda 8 TL’lik bir hesap ödedim.

LEVENT BÖREKÇİLİK

Levent Börekçilik’ten çıkıp Taşköprü’ye doğru yürürken Seyhan Nehri’ne paralel olan caddede bir başka börekçi gördüm. Kendi minik arabasındaki börekleri, daha inşaat halindeki bir binanın içindeki masaları ile oldukça sevimli bir amcaydı. Bana diğer yere göre daha samimi bir şekilde davrandı. Bir porsiyon kaşarlı böreğimin yanına domates de kıydı, acı biber turşusu da koydu, hatta bir bardak da su getirdi. Yine 8 TL tuttu. Böreğinin yufka katmanları biraz kalındı ama peynirleri daha akışkandı ve samimiyeti ile bir adım daha öne geçti benim için.



BÖREKÇİ AMCA

Taş Köprü’den geçip yürüye yürüye İzol Baklava’ya gittim. Art arda 3 börek tadımı iyi olacaktı, tatlarını unutmadan karşılaştırma fırsatı bulacaktım. İzol Baklava, Antepli bir aile ve Adana’da baklavacılık yapıyorlar. Antep’in de baklava bakış açısıyla yaptıkları börekleri muhteşem olur. İzol Baklava’da yediğim börek sabah yediğim böreklerin en iyisiydi diyebilirim. Yufkanın ktları birleşmemiş, çıtır ve yumuşak ve bolca tereyağlıydı. İçinde kaşar yerine Antep peyniri olsa Antep su böreği diyebilirdik yani. Ki bence de kaşar yerine başka bir peynir kullanılmalı. Çünkü kaşar en yapay peynirlerden biri ve büyük miktarlarda yapılan yiyeceklerde bu peynirin en ucuzunun en koruyuculu, katkılısının kullanıldığına eminim. Ama yine de İzol’ün hakkını yemeyelim. Çok yediğim için burada yarım porsiyon yemek beni üzdü ama lezzeti gerçekten çok iyiydi. Belki diğerlerinden farklı yapan da Antep baklavasını özel kılan olay yani tereyağı değil de sadeyağ kullanılması olabilir.

İZOL BAKLAVA - SU BÖREĞİ

Bu kadar kahvaltı yeter deyip biraz da müzelere gitmeli. İlk durağım Adana Etnografya Müzesi. İki bölümden oluşan müzede bir kilise ve bir eski Adana evi bulunuyor. Tanzimat Fermanı sonrası yapılan Roman Kilisesi şu ana müzeye çevrilmiş ve taştan yapılmış sade yapısıyla dikkati çekiyor. Adana evinde de Adana’nın kültürel yapısı hakkında ilgi edinmek mümkün, sadece 4 odadan oluşuyor.

ROMAN KİLİSESİ

Yeni bir müze olan Arkeoloji Müzesi ise Türkiye ve Ortadoğu’nun en büyük müze komplekslerinden biri olması planlanan projenin neredeyse sadece 5’te birlik kısmı. Eskiden Milli Mensucat Fabrikası olan bina Orhan Kemal’in Murtaza romanından hatırlayacağımız dokuma fabrikasıymış meğer. Modern yapıyla tarihi binaları çok hoş bir şekilde birleştirdikleri müzede insanlığın ilk çağlarından günümüze birçok kalıntı ve eser görmek mümkün. Özellikle Asur dönemi etkileri bariz bir şekilde göze çarpıyor.

Ben buraları gezmeyi tamamlayınca Yeşim, Cansu ve Hazal ile Sabancı Camii’nin orda buluşup Misis’e gitmek üzere Seyhan’ın karşısına geçip düz ilerlediğimizde çıkan üst geçidin altından bir dolmuşa bindik. Şehrin doğusuna giden dolmuşların çoğu o yöne doğru gidiyor, duran dolmuşlara sormakta fayda var. 5 TL ödedik ve yaklaşık yarım saat sonra Misis’e vardık. Ama bizi yol üzerinde bıraktığı için biz de asıl gitmemiz gereken yer için otostop çektik. Hava o kadar sıcaktı ki herhalde yürüyerek gitseydik yoldaşlarım bayılırdı. Neyse, doğma büyüme Misisli olan bir adam bizi arabasıyla Misis Köprüsü’ne götürdü. Yol boyunca limon bahçeleri ve ağaçlardan gelen limon çiçeği kokuları muhteşemdi. Ceyhan Nehri üzerindeki bu köprü IX. yüzyılda Bizans Dönemi'nde yaptırılmış. Rivayete göre Kur'an'da da geçen Lokman Hekim'in ölümsüzlük ilacını kaybettiği köprü burasıymış. “Ölümsüzlik Şehri: Misis” sloganı ile tanıtımı ve festivali yapılan Misis’İn mozaikleri meşhur. Bu mozaikler ise kasabadaki müzede sergileniyor. Fakat şansızlığımıza müze sebepsiz bir şekilde kapalıydı.

MİSİS KÖPRÜSÜ

Müzenin kapalı olduğunu görüp “Nasıl döneceğiz?” diye sorarken bizim gibi müzeye gelip kapalı olduğunu gören bir çiftin arabasına atladık. Resim öğretmeni olan çift tayin sebebiyle Elazığ’da çalışıyormuş. Motor ekibi ile karnaval sebebiyle gelmişler, çok kibar ve yardımseverlerdi. Sayelerinde hemen Adana’ya varmıştık.

LİMON BAHÇELERİ

Adana’ya da varır varmaz herkesin mutlaka gitmemizi önerdiği Çukurova Üniversitesi’ne giden bir otobüsüne atladık. 1973 yılında kurulan Çukurova Üniversitesi bence Türkiye’nin en iyi üniversite kampüslerinden biri olabilir. Seyhan Baraj Gölü’nün hemen dibindeki bir tepeye kurulmuş olan üniversitenin manzarası mükemmel ötesi. Gölün aşırı mavi rengi ile birleşen yeşil tepeler çok huzurlu ve hoş bir ortam yaratıyor.

ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ - SEYHAN BARAJ GÖLÜ

Burada da aç durmayıp birer sıkma söyledik. Sıkma tıpkı Antep’te de dendiği gibi el açması gözleme aslında. Peynirli, kaşarlı ve patateslisini yapıyorlardı. Peynirlisinin harcında soğan ve pul biber de bulunuyordu. Açıkçası Antep’teki sıkma daha güzeldi. Peynirli miydi hatırlamıyorum ama hamurun tadı çok daha güzeldi.

SIKMA

Üniversiteden sonra dağıldık. Yaşlı (!) ve yorgun yoldaşlarım (onlar için yanlış bir tanım ama ne yazacağımı bilemiyorum) uyumaya çekildiler. Ben ise Cihangir Kebap’a… Cihangir Kebap’a gelmemin en büyük sebebi kebap üzerine yaptıkları deneysel yaklaşım. İki yüzlü kebap adında spesiyal bir ürünleri var. Zırhla dövdükleri kebap kıymasını şişe dizdikten sonra üzerine ince dilinmiş bonfile parçaları yerleştiriyorlar. Adana’nın fiyatı 20 TL iken bu bonfileler ile fiyat 30 TL’ye çıkıyor. Tadı ağzımda kaldı mı? Hayır, ama mutlaka denenmeli. Bonfilenin tadı çok da gelmiyordu. Kebapta da diğer yerlerin aksine kapya biber de koyuyorlarmış. Aslında gerçek Adana değil. Ama kebap öncesi en fazla ikram da burda yapıldı. Izgara mantar(kömür olmuşlardı), ezme, karışık salata, güveçte soğan, sumaklı soğan, nane limon, süzme yoğurt, lahmacun… Ama çok eleştirdiğim bir şeyi onlar da yaptı. Yemekleri ile övünen Adana’da neredeyse tüm kebapçılarda “Nar Ekşili Sos” ve “Hazır Şalgam” kullanılıyordu. Bildiğimiz gibi nar ekşili sos, gerçek nar ekşisinden farklı olarak glikoz şurubu, asit düzenleyici, renklendirici ve koruyucu ilave edilerek elde ediliyor. Tabii ki daha ekonomik olduğu için tercih edildiği aşikar olsa da özellikle meze ve salataların kalitesini düşürüyordu.

CİHANGİR KEBAP

Kebapçıdan çıkıp tatlı yemek üzere otelimizin oralara yani Eski Adana’ya döndüm. Tarsus’ta tatlıcılar sokaktaydı; Adana’da dükkanları var fakat yine sokağa açık bir şekilde, açık büfe tarzında. Genellikle şuruplu tatlılar ki Adanalılar buna şireli diyormuş. Tatlılar tepsilere yığılmış bir şekilde sokağa sıfır şekilde konulmuş. Önlerinde kağıt parçaları olan kutulardan kağıdınızı alıp istediklerinizden alıp yiyorsunuz. Sonra da yediğiniz kadarını ödüyorsunuz. İçlerinde en klasikleri Halka, Tulumba ve Lokma. Ama halkayı mutlaka Adana’da bir tatmalı. Buraya özgü Altın Burma da var. Kat kat çıtır çıtır aralarında cevizle sarılmış bir tatlı. Taş kadayıf da meşhur. İçerisi ceviz dolu yarım daire şekilli bir tatlı. Daha önce başka bir şehirde yemiştim ve pişiriken yağı çok çektirmişlerdi ve bayağı lezzetsizdi. Ama Adana’da tabii ki yağ, şerbet olayı çok iyi ayarlanmıştı. Ve bir de taş kadayıfa benzeyen ama tam bir yuvarlak ve içi kaymakla dolu bir tatlıları var. Kaymak dediklerine bakmayın, baklavalara konulan kaymak değil kremamsı kendi hazırladıkları irmikli bir karışım. Ama yerken o kadar güzel geliyor ki sanki içi muhallebeli şerbetli tatlı gibi. Tatlıları birçok farklı yerde tattım. Bunlardan en meşhuru Gönül Kardeşler. Buranın spesiyal tatlılarından biri ise midye şeklinde baklava gibi gözüken Gönül bohçası. Yufka topçuklarının içi kaymakla dolu. Bu da ayrı bir mükemmeldi. Tatlıcılarda o kadar çok tatlı var ki ne yediğimi nerde yediğimi karıştırdım, ama mümkün olduğunca hepsi tatılmalı, farklı yerlerde karşılaştırılmalı. Tatlıların tane fiyatları da 1 ile 3 TL arası değişiyor.







Tatlı depomu da doldurup Asya’nın Kostüm Yarışması Defilesi için artık Adana’nın simgesi gibi olan HiltonSA’ya geçtim. Yarışma defilesi için sınırlı sayıdaki katılımcıya öncelikle

kokteyl veriliyordu. Kokteylde biraz içki ve bir iki aperatif olur diye düşünürken bir de baktım ki mangallar kurulmuş ortalık dumanlı. Adana’da kokteyller de kebaplı! Adana ve ciğer şiş yiyip tatlı olarak da Bicibici aldım. Bicibici açıkçası çok da hoşuma gitmedi. Koydukları kıyılmış buz, şerbet, nişasta parçaları ve pudra şekerini beraber yiyemedikçe tatsız bir şeydi ki buzlar eridiğinde boyalı su halini alıyordu. Açıkçası Hatay’daki Haytalı gerçekten çok daha güzeldi. Ve neden “Haytalı Bicibici değildir!” dediklerini anlıyorum. Haytalı, kesilmiş nişasta parçaları, gül suyu ve üzerine isteğe göre dondurma ile yapılıyor. İçinde buz olmayışı tatlının tatlılığını koruyor bence. Çünkü Bicibici’de eriyen buz tatlının yoğunluğunu azaltıyordu.

BİCİBİCİ

Güzel kokteylimiz sonrası heyecanlı yarışmanın defilesi başladı. Ünlü Adanalı modacı Ümit Temurçin koordinatölüğünde yapılan yarışmanın bu seneki konsepti karnavalla da ilişki kuracak bir biçimde arı neslini korumaya dikkat çekiyordu. Defilede jüri tarafından tasarımları finale kalan 10 yarışmacı yarıştı. Asya bence “Arıların Dokunuşu” adlı tasarımı ile içlerinde en iyisiydi. Fakat sonuçlara göre 2. oldu. Para ödülünün yanı sıra İstanbul Moda Akademisi’nde Dikiş Teknikleri Eğitimi kazandı. Açıkçası ilk iki kazanan dışında kostümler oldukça çocukça ve dandik gözüküyordu. O kadar moda tasarımı öğrencisinin olduğu ülkemizden bu kostümlerin finale kalması güldürücüydü. Jüri üyelerinden biri olan Çukurova Üniversitesi Moda Tasarımı bölüm başkanının çıkıp “Bölümümüzün yardıma ihtiyacı var, kısıtlı imkanlarda çalışıyoruz.” demesi de oldukça saçmaydı. Bu işin eğitimini alan, çalışmak için alanı, yardım ve fikir alacak ortamı olan öğrencilerden yalnız bir tanesinin çok absürt bir kostümle finale kalırken Asya’nın endüstri mühendisliği okuyarak bu konuda eğitim almadan başarılı bir sonuç elde etmesi bence düşünmeleri gereken bir konu. Asya’nın bu alanda ilerleyip başarılı olacağına inanıyorum. Diğer finalistleri görünce seneye ben de katılma kararı aldım açıkçası. Bakalım belki “nca.moda” konsepti doğar bu vesileyle.

ASYA KOSTÜM YARIŞMASINDA İKİNCİ!

Asya’nın ödülünü kutlamak için Adana gece hayatına aktık. Öncelikle gece börekçisi Börekçi Rıza durağımız. Nasıl bu şekilde gece yeme alışkanlığı gelişip börekçiler ve şırdancılar sadece gece çalışır konuma gelmiş anlamak zor. Belki çok sıcak geçen yaz günlerinde insanlar sokağa kendilerini gece attıkları için olabilir diye düşündüm. Börekçi Rıza çalışmaya akşam 18.30’da başlıyor ve sabah 4.30’a kadar servis veriyor. Cumartesiyi pazara bağlayan gece de açık değil ona göre. Haritayı açtık, ıssız, kapkaranlık ve kimsenin olmadığı ara sokaklarda yürüyoruz. İçimde nedense bir korku, herhalde en enteresan yemek deneyimlerimden biriydi. Saat gece 1’e yaklaşıyordu. O ıssızlıkta bir anda sağa döndük ve tıklım tıklım kalabalık ufak bir börekçi. Sanki cenneti bulmuştuk. Börekleri ise Adana’da yediğim en iyi börekti diyebilirim. Dışı kıtır içi yumuşacık ve akışkan. 1 porsiyon kıymalı 1 porsiyon da peynirli. Yanındaki açık ayranla da çok iyi gidiyor. Peynirli de Trakya koyun eski kaşarı ile Ordu, Konya ve Adana’da yaptırdıkları eski kaşarı kullanıyorlarmış. Kıymalı ise kıyma, soğan ve salçadan oluşuyor. Dev tepsilerle yaptıkları börekleri izleme şansımız da oldu. 20 ve 14 kiloluk tepsilerde yapıyorlar böreği. Gecede 300 kilo börek çıkarıyorlarmış. Dev tepsi böreklerini dev ocaklarda pişiriyorlar. Buna tabla börekçiliği deniyormuş Sonra malzemeleri koyup kapattıkları börekleri pişirmeye alıyorlar. Pişerken tepsinin alt kısmına yoğun miktarda ayçiçek yağı konuluyor. Yağda pişen taraf kıtır bir hal alınca başka bir tepsiye alınarak terse çevrilerek böreğin öbür tarafı da kıtır bir hal alana kadar pişiriliyor ve servise hazır. Adana’da kebaptan sonra ilk uğranması gereken yer diyebilirim.

BÖREKÇİ RIZA

Tabi gece daha bitmedi. Böreğin üstüne bir şırdancı iyi gider: Şırdancı Kemal. Yine geceleri açık olan şırdancılarda sadece şırdan yapılmıyor. Mumbar ve Kırkkat da bir şırdancıda mutlaka denenmesi gereken lezzetler. Mumbar bildiğimiz gibi hayvanın kalın bağırsağı. Özel bir temizleme işleminden sonra pirinçli iç harcı ile doldurulup suda haşlanıyor. Açıkçası Hatay’da yediğim mumbar daha hoşuma gitmişti. Çünkü haşladıkları mumbarı bir de güveçte tereyağı ile pişirmişlerdi. Sadece haşlanmış olunca biraz ağır geldi sanki. Her şeyi yiyebileceğimi düşünürdüm. Bu sefer bir ilk oldu ve Kırkkat’ı ne kadar zorlasam da bir iki küçük dilim dışında tüketemedim. Kat kat içi pirinç dolu bir topçuk diyelim buna. Ama her katın üzerinde minik diken gibi pürüzler var. Yerken bu pürüzler bir iticilik yaratıyor. Tadı tıpkı şırdan ve mumbara benzese de dokusundan dolayı tüketemedik. Arka masamızdaki durum ise tam tersiydi. Kıkrkkat için heyecanlanan çocuklarını sakinleştirmeye çalışan bir anne baba. Biz bir tanesini tüketemez iken çocuklar ikinciyi götürüyordu. Maalesef Asya’nın başarısını yeme başarızlığı ile kapattık.


KIRKKAT

MUMBAR

4.Gün

Son günümün kahvaltısını Adana simidi ile açtım. Tıpkı Tarsus’ta olduğu gibi burada da Kazan simidi meşhur. Kazan Simidi yoğurulurken un, buzlu su, tuz ve maya kullanılıyor. Hamur hazırlandıktan sonra iki uzun parça örülür gibi birleştiriliyor; ardından pekmezli karışıma batırılan simitlerin bir tarafı susamlanıyormuş. Tat farkı üzerindeki susam azlığından kaynaklanıyordu bence. Yüzey ile temas etmeyen tarafı susamlandığı için de yanık susam tadı gelmiyor. Tıpkı Tarsus’ta olduğu gibi burada da simit ayran meşhur, bütün simitçiler ayran da satıyor.



SOKAK SİMİTÇİLERİ

Simidimi elimde yerken meşhur tatlıcı Köse’ye yürüdüm. Köse sıcak sunduğu baklavaları ile meşhurmuş. Gittiğimde “Niye geldin?” der gibi karşıladılar. Baklavayı sıcak mı sunduklarını sorduğumda tepsiye dokunup biraz ılık olduğunu söyledi ve önüme geldiğinde ılıklığı bile kalmamıştı. Rulo şeklinde sarılıp minik minik kesilmiş cevizli baklavaların tadı güzeldi fakat çok yumuşaktılar.

KÖSE'NİN BAKLAVALARI

Hamurişlerinin üzerine bir çorba iyi gider diyerek Topel’e atladım. Kuruköprü Paça Salonu’na Çürük çorbası içmeye… Dana kellesinin yanak etlerinden yapılan çorbaya sarımsağı da oranında karıştırmışlardı. Porsiyonu 18 TL olan çorbanın et oranı boldu. Fiyatı ucuz değil ama İstanbul’da aynı fiyata o kadar da et olmaz. Ben denemedim ama humusunun da çok lezzetli olduğu söyleniyor.

ÇÜRÜK ÇORBASI

Çorbamın üzerine Vedat Milör’ün önerisiyle Kuzu İncik Güveç yemek için eski Adana’ya geri döndüm. Adana’nın bir avantajı da yeni yerleşim yerleri ile eski bölge arasının araçla 2030 dakika civarında sürmesi. Bu sayede karnımı rahatlatacak zaman buldum diyebilirim. Meşhur güveç Özasmaaltı Kebapçısı’nda bulunuyor. Döneri ve kebabı da meşhur olan mekan karnavalın asıl günü olduğu için oldukça süslü, bir o kadar da kalabalıktı. Güveç yalnızca kuzunun incik etinden yapılıyor. Bir masada önceden pişirilmiş iki koca güveç var ve bir kişi sürekli tabaklara güveç dolduruyor, bir ondan bir öbüründen. Güveçle birlikte salata, pilav ve pide getiriyorlar. Pilavları gayet lezzetli, pirinçler tane tane, havuçlu ve bezelyeli. Güvece gelecek olursak. Etler yumuşacık pişmiş, löp löp. Bir kötü yanı içerisinde bulunan patlıcan ve domatesin mevsiminde olmayışımızdı. Tabii ki artık her sebze her mevsim bulunuyor fakat yaz sebzelerinin kış mevsiminde tadının olmadığı aşikar. Patlıcan gerçekten tatsızdı ve bence güveç etinin güzelliğini örtüyordu. Tam hatırlamıyorum ama 20 küsur liraydı bir porsiyon ve hak ediyordu gerçekten. Açıkçası Adana’da et yemekleri ucuz değil fakat diğer büyükşehirler ile karşılaştırdığımda yanında getirdikleri ikramlar ve porsiyonun yeterli olması yönüyle oldukça uygun diyebilirim. En azından biz kebap yapıyoruz deyip tabağınıza bir kebap parçası ve 2 maydanoz yaprağı koymuyorlar.

KUZU İNCİK GÜVEÇ

ÖZ ASMAALTI KEBABÇISI

Sıra Meyan Kökü Şerbeti Aşlama'da! Meyan bitkisinin ezilmiş sıcak su ile birleştirilip 1 gece bekletiliyormuş. Sıcak suya gerek duymadan bekleten de varmış. Ardından içinde toru kalmasın diye birkaç kez tülbentten geçiriliyormuş. Çok da şifası olduğu söylenen bitkinin (taşın bile faydası var diyecekler yakında…) bu şerbeti sıcak günlerde Adanalılar’ı serinletiyormuş. Seyyar satıcılar sırtında altın veya gümüş rengi testiye benzeyen küplerden dolaşa dolaşa satıyorlar şerbeti. Tarçın, karanfil veya nane de kattıkları söylense de ben hiçbir tat alamadım ve içemedim. Çok farklı bir his veriyordu. Su içer gibi ağzıma aldıktan sonra sanki bir anda kuruyor ve boğazımdan hafif pütürlü bir şey geçiyordu. Ne tatlı ne tuzlu ne ekşi. Gerçekten manasızdı. Adanalılar’ın bayıldığı söylense de o anda karnavala gelmiş bir arkadaşını gezdiren bir Adanalı da benimle aynı görüşteydi. Kültür yozlaşması mı dersiniz bilemem...

AŞLAMA

Adanalı lise arkadaşım Burçe’nin babası geldiğimi duyunca beni biraz gezdirmek istedi. Beni alıp üniversitenin olduğu bölgede kebap yemeye götürdü. Eskiden üniversite kafelerinin yöneticiliğini yapmış. Öyle aman aman bir yere gitmesek de ben eski yöneticisi olmasına bağlıyorum, gayet lezzetli bir kebap yedik. Ezmeler, salatalar her şey yerinde ve güzeldi.

Veee karnaval vakti geldi çattı. Doğruca Merkez Park’a. Karnavalı karnaval yapan Kostümlü Kortej’e. Ama yoğunluktan mıdır yoksa bilerek mi yaptılar telefonlar çekmiyordu. Asya ile ayrı ayrı izlemek zorunda kaldık. Türkiye'nin tek karnavalı olarak "Nisan'da Adana'da" sloganı ile şehirdeki otellerde yer bırakmayacak kadar ilgiyi topladılar. Medyada etkili reklam ile şehri turizm ile canlandırdılar. Ali Haydar Bozkurt'un fikir önderliğinde gerçekleşen karnavalın en dikkat çeken kısmı ise Kortej'i. Birçok insan sırf bu kortej için başka başka şehirlerden geldi. Fakat bana kalırsa karnavalın içeriği biraz boştu. Kortejin planlaması yanlıştı, halk çok bekletildi, yürüyüşte aksaklıklar ortaya çıktı. Bence kortej sokaklarda yürümeliydi ama parkın içindeki dar bir yolda yürüttüler. Zaten insanlar fotoğraf çekebilmek için daracık yolu daha da daralttı. Kostümlü gruplar ise iyi hazırlanmamıştı, sanki 23 Nisan gösterisi gibiydi. Ağırlıklı olarak okul ve dernek gruplarının katılımı ile gerçekleşen kortej grupların kendi misyonlarını yansıtan sloganlar ile ilerliyordu. Kadın cinayetleri, Atatürkçülük gibi birçok mesaj içerikli grubun geçmesi bence karnavalı konseptinden uzaklaştırıyordu. Bazı güzel kostümlü grup üyelerinin özgüvensiz ve mutsuz bakışları da karnavalın atmosferini bozuyordu. Bence buna karnaval diyebilmek için daha uzun bir süre var ya da çok daha ciddi yaklaşılmalı. Ama yine de bu girişimin başarılı olduğu yadsınamaz. Yavaş yavaş gelişeceği, kalitesinin artacağını düşünerek destek olmak gerekir.




ADANA PORTAKAL ÇİÇEĞİ KARNAVALI KORTEJ YÜRÜYÜŞÜ

Çok abartılmış olduğunu düşünerek son kebabımı yemek üzere Kebapçı Şeyhmus’a gittim. Karnaval sebebiyle oldukça kalabalıktı. Şeyhmus’un özelliği daha doğrusu kendine çekme stratejisi sokağa kurduğu ocağı. Kebapçının önü duman dumana, içerisi tıklım tıklım. Klasik mezeler, ayran sonra da kebap. Bir yaptığımı tekrar zor yaparım yediğimi de aynı şekilde. Sırf farklı olsun, bunu da tadayım diye burada yedim. Kötü değildi fakat gerçekten de Ciğerci Memet’in kebaplarının tadı ağzımda kaldı. Mutlaka ama mutlaka oraya gidip bir kebap yenmeli yanında da şalgam içilmeli.


KEBAPÇI ŞEYHMUS

Adana gezim bol yemekli bol yürümeli geçti, her gezimde olduğu gibi. Bu sefer maalesef nca.gourmet konseptinden çok uzak insanlar ile yola çıkmış bulundum. Bir dahaki gezimde yoldaşlarımı daha iyi seçmem gerektiğine karar verdim. Ama Adana beni yiyecekleri gerçekten tatmin eden bir şehir oldu. Sanırım şu an için yemekleri ile Antep ve Hatay’dan sonra 3. sırada. Bir sonraki durağım Lizbon’da görüşmek üzere…