ANTWERP (ANVERS)

Belçika'nın ikinci büyük şehri Anvers! Başkent Brüksel’den trenle 40 dakikada varabileceğiniz, yaklaşık 150 ayrı milletten insan yaşadığı, tam bir kültür karmaşası olan bir şehir. Gelin bir günde nasıl keşfedebileceğimizi görelim!


BRABO'NUN ELİ

Ben Anvers’e Brugge’den geçiş yapıp bir gece kaldıktan sonra gündüz gezecek şekilde bir program yaptım. Doğrusu akşam da biraz gezer dolaşırım diye planlarken neredeyse her Avrupa şehrinde olduğu gibi burada da hayal kırıklığına uğradım. Ama yine de diğer şehirlere göre daha çok yaşam kıpırtısı vardı diyebilirim. Sokaklar aydınlıktı, tek tük açık restoranlar da vardı. Bir de soğuk havayı da hesaba katmak gerekir diye de düşünüyorum. Gecemi Boomerang Hostel’de geçirdim. Ama kimseyi önermem burasını. Aynı fiyata Brüksel’de otel kalitesinde kalırken burada sefilliğin içinde kalmış olmam da bir enteresan. Konaklama konusunda Belçika gerçekten fiyat konusunda çok tutarsız ve garip.



Öncelikle şu ad karmaşasından başlayalım. Felemenkçe adı Antwerpen olan şehrin adı "hand werpen" yani "el fırlatan" anlamına geliyor. Bir efsaneye göre şehrin ortasından geçen Scheldt Nehri'nin karşısından geçmeye çalışan insanlardan para alan bir dev varmış. Bu dev para vermeyenlerin kafasını kesip nehre fırlatıyormuş. Kahraman Brabo da buna dayanamayıp bir gün bu devin elini kesip nehre fırlatmış ve halkı kurtarmış. Şehrin adı da olmuş “El fırlatan”. . Bunu anlatan heykeli, el şeklinde bankları ve magnetleri her yerde göreceksiniz.Fransızca Anvers de deniyor, hem Antwerp hem de Antwerpen’e de rastlayacaksınız gezerken.


BRABO'NUN ELİ

Gezmeye Anvers Merkez Tren İstasyonu (Antwerpen Centraal) ile başlıyoruz. 2009 yılında Newsweek dergisi tarafından dünyanın en önemli 4. tren istasyonu olarak seçilen istasyon gerçekten de özellikle tavanıyla şehre adım atar atmaz büyülüyor gelenleri. Sanki Gent ve Brugge gibi her adımı tarih kokan bir yere gelmiş gibi hissettiriyor ki yanılıyorsunuz. Çünkü aslında adımlarınız bir anda tıpkı bizdeki “Kuyumcular Çarşısı” gibi bir yere atılıyor: “Diamond District”! Evet, burada kuyumcular değil de “Elmasçılar Çarşısı” var. Burada elmasçılar yan yana dizilmiş ve birbirinden güzel mücevherleri satıyorlar. Burada 1500 şirkete ait 380 atölyede, dünyanın ham elmasının %84’ü işleniyormuş. Şehirde yaşayan Yahudi halkın da %80’i de elmas sektöründe çalışıyormuş. Şehirde elmasçılığın kökeni 15. yüzyıla dayansa da dünyadaki birinciliklerini başkasına kaptırmamışlar. Çok paranız varsa (varsa bu yazıyı okumuyorsunuzdur zaten) bir elmas alın kendinize. Ha çok da yoksa paranız bizdeki gram altın gibi küçük çapta satılan parçalar da var. Ama hiç bilmiyorum onlar da çok pahalı olabilir.


ANTWERPEN CENTRAAL
ELMASÇILAR ÇARŞISI

Tren Garı’nın önünden restoranların bulunduğu caddeyi dümdüz takip edince şehrin en önemli alışveriş caddesi olan Meir’e bağlanıyoruz. Felemenkçe “göl” anlamına gelen caddede alışveriş merkezlerine ve dünyaca önemli birçok mağazaya rastlayabilirsiniz. Ama benim için buradaki en önemli yer dünyaca meşhur ressam Rubens’in Evi. Barok tarzın önemli isimlerinden Flaman ressam Rubens, hayatının son kısımlarını kendisinin tasarladığı Anvers’teki evinde geçirmiş. Evi özellikle İtalyan Rönesans mimarisinden ilham alarak tasarlamışken bahçeyi de Barok tarzında düzenlemiş. Birçok büyük usta gibi o da bir atölye açmış ve sipariş üzerine yaptığı birçok resmi çırakları ile birlikte tamamlamış. Tabii ki en önemli kısımları kendisi yaparken diğer kısımları çıraklarına bırakarak gelişmelerini sağlıyormuş. 1946 yılında müzeye çevrilen evinde sanatçının hayatı, Rubens ve aynı dönemde yaşayan diğer sanatçıların önemli eserleri hakkında bilgi sahibi olacaksınız. Üstelik her ayın son çarşamba günü gelirseniz müzeyi ücretsiz gezebiliyorsunuz.


MEIR
RUBENS'İN EVİ

Başta da anlattığım gibi Anvers’in ortasından Schelde Nehri geçiyor. Ve bu nehrin karşısına geçmek yıllarca bir problem haline gelmiş. Düzenli olarak vapur seferleri düzenlense de çarşı kısmından herhangi bir köprü bulunmuyor karşıya geçmek için. Ama karşıdan karşıya geçme sorununu çözmek için nehrin altından bir tünel yapmışlar. 1933 yılında açılan ve sadece bisiklet ve yayaların kullanabildiği bu St. Anna Tüneli’nin uzunluğu 572 metre. Tünele inen yürüyen ahşap merdivenler de ta 1930’lardan beri kullanımda.


SCHELDE NEHRİ
ST. ANNA TÜNELİ
TÜNELİN AHŞAP YÜRÜYEN MERDİVENLERİ

Doğrusu bisikletiniz yoksa bitmek bilmeyen, sürekli kendinizi sorguladığınız, “Ya tünel patlarsa!” gibi saçma sapan düşüncelere daldığınız bir yürüyüşe dönüşebiliyor 572 metre. Ama bir turist olarak geçme sebebiniz ise "Frituur Lo" adlı patates kızartmacısı! Burası hala elleriyle kestikleri dondurulmamış patatesleri ile meşhur. Tünelden çıkınca bir iki adım attığınızda küçük bir kulübe görüyorsunuz. Ama içi tıklım tıklım hatta dışarıda da bekleyen insanlar var. Ama çoğu insan patates yerine çok dandik gözüken nugget tarzı kızarmış yapay et parçalarından alıyorlar. O kadar Malki olamam doğrusu, tercihim tabii ki Frite! Tam hatırlamasam da fiyatını 3 € civarında bir şey ödeyip Andalouse Sos ile patatesin keyfini çıkartarak tünelden kolayca dönmüş oldum.


FRITUUR LO

Gelelim şehrin en önemli meydanına: Grote Markt. Bu meydanda tarihi Anvers Belediyesi ve meşhur kahramanımız Brabo’nun el fırlatarken bir heykeli bulunuyor. Ben gittiğimde tadilatta olan belediye binası Rönesans dönemi mimarinin en önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Tahmin ediyorum ki siz gidene kadar açılmış olur ve aynı zamanda bir müze olan bu mükemmel yapıyı gezme fırsatı bulursunuz.


BRABO HEYKELİ

BRABO HEYKELİ

Çarşı içinde ilerlerken Rubens’in eserlerinin sergilendiği Meryem Ana Katedrali de karşınıza çıkacak. Ama maalesef ki girişler ücretli. Rubens’in “The Elevation of the Cross”, “The Descent from the Cross” ve “The Assumption of the Virgin Mary” adlı meşhur eserlerini burada görebilirsiniz. Yine çarşıda dolaşırken gözünüze takılacak uzun bir bina göreceksiniz. Bu bina bir zamanlar 95,8 metre yükseliği ile Avrupa’nın en yüksek binası olma özelliği taşıyan Çiftçi Kulesi yani Boerentoren.


MERYEM ANA KATEDRALİ
BOERENTOREN

Anvers gezimi akşam hava kararana kadar uzatmayı planlıyordum ama doğrusu pek beni çeken bir şehir olmadı. Çok enternasyonel olduğu için midir, çok kendine has bir özelliğini keşfedemediğim için midir bilmiyorum gezmeyi erken kesip Brüksel’de biraz daha vakit geçirmeyi tercih ettim. Ama sizin zamanınız bol olursa diyerek olarak görebileceklerinizin listesini de şöyle bırakayım:


Antwerp Zoo: Tren garının hemen yanında bulunan hayvanat bahçesi dünyanın en eskilerinden biri olma özelliği taşıyor. Eğer siz de hayvanat bahçelerini boykot eden ekipten değilseniz burayı gezebilirsiniz.


MHKA (Museum van Hedendaagse Kunst Antwerpen): Anvers’in Çağdaş Sanat Müzesi MHKA, merkeze bir tık uzak kalsa da burayı ziyaret etmek şehri de keşfetmek adına bir fırsat olabilir.


Antwerp Limanı: Avrupa’nın kenteyner trafiğinin yüzde 26’sını karşılayan limanda bulunan eski liman binası çalışanlar için yetersiz gelmeye başlayınca, yeni bir bina yandan birleşmektense binanın üzerine yerleştirilmiş. Nasıl yani diyeceksiniz? Zaha Hadid Architects grubunun bir projesi olunca hayaller gerçek olabiliyor, görünce anlayacaksınız.


MAS Museum: Denizcilik tarihine ilgili iseniz uğrayacağınız bu müzeye uğramalısınız. Sadece tarih değil mükemmel mimarisi ve şehre kuşbakışı fırsatı da burada.


Romi Goldmuntz Sinagogu: Anvers’te Yahudi nüfusu oldukça fazla. Bu sinagogun bulunduğu mahalleye giderseniz çok fazla Yahudi göreceksiniz. Özellikle sabah okula gitme saatinde bir sürü küçük çocuğun başında takkelerle okullarına gidişine şahit olacaksınız.