ESKİŞEHİR

Güncelleme tarihi: 18 Eki 2018

Yılın son nca.gourmet gezisini bir anda lisedaşım Rojda ile gerçekleştirdik. Herkesin dönem sonu sınavları yaklaştığı için gidecek biri bulamadığım için tam vazgeçmiştim ki Rojda “Haftaya Eskişehir’e gidelim mi?” diye sorunca hiç düşünmeden kabul ettim. Çünkü birinin “Hadi bir yere gidelim!” demesi çok sık karşılaştığım bir durum olmuyor, organizatör hep ben olunca.. Eskişehir-İstanbul hızlı tren var diye rahattım ki benim hızlı trene sabah erken saatte ulaşmam hem daha pahalı hem de daha yorucu olacağı için otobüsle gitmeye karar verdim. Tren biletleri 47 TL civarında. Otobüs ise 55 TL idi. Saat 01.00’de Esenler Otogarı’ndan otobüsüme bindim. Trenle yaklaşık 3 saat sürecek yolculuğu ben hem uyumak hem de ucuz olması adına 6 saate çıkardım. Sabah 7’de Eskişehir’de idim. Sanki bir daha bulamayacakmış gibi hemen otogardaki büfelerin birinden mercimekli bükme aldım, bu kadar kuru, tıkayan bir yiyecek olamazdı.

MERCİMEKLİ BÜKME

İstanbul’un son günlerdeki güneşli havasına aldanarak ince ayakkabılarım ve ince ceketim ile sabahın o saatinde dondum. Sıcaklık aynı olsa da Eskişehir’in soğuğu bir farklı, karasallıktan olsa gerek. Rojda gelene kadar o soğukta şehrin bir ucundaki otogardan şehir merkezine yürüdüm. Şehir genel olarak hoşuma gitti. Düzenli, bakımlı, yeşil, genel itibarı ile düzgün kaldırımlar..

Rojda ile kahvaltı mekanı olarak seçtiğimiz Doyuran Kahvaltı Salonu’nda buluştuk. İçerisi tıka basa dolu olan mekanın dış bölümünde biraz daha donarak kahvaltımızı yaptık. En başta sadece yaşlı adamların olduğu mekana çarşaflı kadınlardan oluşan bir grup, ardından da bizim gibi gençler geldi. Herkesin sevdiği bir mekandı anlaşılan. Pastırmalı, sucuklu menemen, bal kaymak, peynir tabağı ve peynirli gözleme söyledik. Gözlemesi ve her masaya getirdikleri kırmızı biberli zeytinyağlı sos dışında özel olan bir yiyeceği yoktu açıkçası. Ben ballı sıcak süt, Rojda ise “Kocaman” çay içti. Garson adam Rojda büyük çay istediğini söyledikçe “Kocaman” olduğunu söyledi. Burası büyük çaya bu ismi takmış. Gurme gezilerinin vazgeçilmezi, en az 3 yerde kahvaltı diyebilirim.


DOYURAN KAHVALTI SALONU

Otogardaki çirkin bükmeye rağmen hala mercimekli ürünleri tatmak istiyordum. Mercimekli böreği meşhur olan Tuğba Börek’e gittik. Gerçekten kaliteliydi. Mercimek böreği biraz tıkasa da ben çok yakıştırdım ki daha önce Moda’daki Fahriye’de yemiştim. Aslında oradaki daha güzeldi diyebilirim, çünkü daha küçüktü ve çıtır bir hamuru vardı, tavsiye ederim.


TUĞBA BÖREK

2 Eylül Caddesi’nde bulunan bu börekçiden ayrılıp Reşadiye Camii’ne doğru gittik. Sanki çok eski ve önemli bir camii havasında, şehrin tam ortasındaki bu cami meğerse 1916’da Sultan Reşad tarafından yaptırılmış ve yıkılmış. Ardından 1978 yılında yeniden yaptırılarak hizmete açılmış. Camiinin arkasında Eskişehir Valiliği ve eski Adliye binası yer alıyor. Caminin tam karşısındaki Taşbaşı Çarşısı ise her şehirdeki gibi bir zamanlar alışveriş merkezi niteliğinde olan çeşit çeşit esnafın bulunduğu bir çarşı. Bu tip çarşıdaki esnafın hala nasıl para kazanabildiğini anlayamıyorum doğrusu. Biraz çarşıyı da dolandıktan sonra eşyalarımızı bırakmak üzere rezervasyon yaptırdığımız Eskişehir Öğretmenevi’ne doğru yola koyulduk. Öğretmevinin konumu çok iyi. Şehrin canlı hayatının geçtiği alan Adalar Bölgesi ile tarihi bölgesi Odunpazarı’nın tam ortasında denebilir. Her ne kadar öğretmevine varsak da bize sistemin çöktüğü söylendiği için eşyalarımızı bir kenara bırakıp Odunpazarı’na doğru ilerledik.

Bizans döneminde Dorylaion şehri olarak bilinen Eskişehir, Miryokefalon Savaşı’nın kazanılması ile Anadolu Selçuklu hükümdarlığına geçmiş. Türkler şehir ellerine geçince şu an Odunpazarı’nın olduğu bölgeye yerleşmeye başlamış, şehirdeki ilk Türk yerleşimini kurmuşlar. Bu bölgede gezilecek o kadar çok yer var ki. Tıpkı Antep’teki gibi küçük küçük birçok müze, değişik kafe ve restoranlar, hediyelikçiler...

ODUNPAZARI

Odunpazarı’nı gezmeye Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Yılmaz Büyükerşen Balmumu Müzesi’nden başladık. 2013 yılında açılmış olan müzede yaklaşık 160 balmumu heykel var ve bunların tümü yıllar boyu Büyükerşen’in yaptığı çalışmalar imiş. Atatürk’ün çeşitli dönemlerini yansıtan heykelleri, yerli ve yabancı sanatçı, devlet adamı ve medyacıların müzede görülebilir. Bazı heykeller çok gerçekçi olmasa da emeğe saygı duymak gerekir. Zor bir iş olduğu kesin. Müze çıkışı Odunpazarı’nın içine doğru daldık.

ODUNPAZARI

O kadar çok müzeye girdik ki hepsini detaylı anlatamayacağım. Kurtuluş Müzesi, Lületaşı Müzesi, Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Eğitim Karikatürleri Müzesi, Daktilo Müzesi, Ahşap Eserler Müzesi… Şehrin en önemli camii Kurşunlu ve Külliyesi de burada bulunuyor. 16. yüzyıla dayanan külliye cami, şadırvan, türbe ve kervansaraydan oluşuyor. Lületaşı Müzesi’de burada bulunuyor. Eskişehir’e gelip Çibörek yemeden olmaz tabii. Her yer çibörekçi diyebilirim. İlk tadımımızı da Odunpazarı’ndaki Kırım Tatar Çibörek’te yaptık. Bir porsiyon 10 TL, porsiyonda 5 çibörek bulunuyor. Bunu bir kişi nasıl yiyor bilmiyorum ama hayatımda yediğim en iyi çibörek buradaydı. O kadar güzel pişmişti ki, hamurundan yağ fışkırmıyordu, börek kabarık kabarıktı. Burada çiböreğin yanında daha önceden haşladıkları daha sonra turşusunu kurdukları kırmızı biber turşusu veriyorlar. Turşu da gayet güzeldi. Açık ayran olsa çok iyi olacaktı ama çayla eşlik ettik böreğe. Çibörek sonrası bir de Kırım tatlısı söyledik. Cevizli incirli baklava olarak tanımlayabileceğimiz tatlıyı açıkçası beğenmedik. Zaten cevizli ev baklavasını sevmem, incirli de eklenince hiç olmamıştı.

ÇİBÖREK

KIRIM TATLISI

Eskişehir’den hediyelik eşya almak için de en güzel yer yine Odunpazarı’nda: Atlıhan El Sanatları Çarşısı. Zamanında büyük toprak sahiplerinden Takattin Bey’in çevre köy ve kasabalardan gelenlerin konaklaması için yaptırdığı Atlı Han 2005 yılında yeniden hizmete açılmış. Açıkçası magnet konusunda çok zevksizlerdi. Çirkinlerin iyisini bile bulmak aşırı zordu. Karşılaştığımız en komik şey ise Venedik’e ait magnetin altına Eskişehir yazılmış olmasıydı.

VENEDİK / ESKİŞEHİR

Lületaşından ürünlere gelecek olursak bence hiçbiri kullanışlı ve güzel değil, tabii bu benim görüşüm. Pipo ve tespih almam için bir sebep olmayınca geriye kalacak enteresan bir şey de kalmıyor açıkçası.

Atlıhan’ın çıktığımızda ise en sevdiğimiz şey karşıladı bizi: ikramlar! Kaymaklı lokum, leblebi kurabiyesi, met helvası… Buradaki dükkanlarda doyasıya tadın, doyamadığınızı alırsınız. Met helvası sıkıştırılmış pişmaniye gibiydi. Leblebi kurabiyesine ise bayıldık. Beyaz leblebi şekeri tadında. O sokakta tüm dükkanlara girip hepsinden tattık. Ardından bir fırına girip haşhaşlı katmer ve peynirli bazlama aldık. Karbonhidrat patlaması! Hamur dışında doğru düzgün bir şey yememiştik. Bazlama sıcak olsa ayrı güzel olurdu tabii ama peynirli olması çok iyiydi, sıcakken o peynirlerin erimiş olabileceğinin düşüncesi bile can çektiriyor yazarken. Haşhaşlı katmer de günümüzde marketlerde bile satılan hemen hemen hepimizin bildiğinden, ama fırından yeni çıkmışın tadı bir başka.

SİMİT, PEYNİRLİ BAZLAMA, HAŞHAŞLI KATMER

Artık gerçekten bir yemek yemenin vakti gelmişti. Sıra Eskişehir’in meşhur kebabı Balaban Kebap’ta idi. Küçük doğranmış pidelerin sıcak et suyu ıslatılıp üzerine yoğurt ve salça sosu dökülüyor. Bunların üzerine de ızgarada pişirilen balaban köfteler ve bonfile şişler ilave ediliyor. Üzerine tabii ki kızgın tereyağı.. Eskişehir’in en meşhuru ise Fahrettin Usta. Balaban Tatarca “bol, çok” anlamına geliyormuş. Pidenin üzerinde bol et bulunmasından dolayı bu adı aldığı düşünülüyor. Fahrettin Usta’nın diğer kebapçılardan farkı bonfile şişleri ütü ile pişirmesi. Neden ve nasıl ütü ile pişirdiklerini sorduğumuzda ızgara başındaki adam, önce ızgara üzerinde ütüyü kızdırdıklarını söylüyor, sonra etlerin üzerine koyarak etlerin iki tarafının da eşit pişmesi sağlanıyormuş. Birçok Balaban Kebap yapan restoranın önünden geçerken sadece köfte ile yapıldığını gördük. Ama bence Balaban’ın güzelliği bonfile ve köftenin bir arada olmasıydı. Hatta sadece köfte olsaydı Manisa Kebabı’ndan bir farkı olmayacaktı. Sadece köfteli Balaban 16 TL, karışık ise 20 TL idi. Fahrettin Usta’ya giderken biraz “Nereye geldim?” dedik. çünkü biraz garip bir sokakta.



BALABAN KEBAP

Hava yavaşça kararmaya başlarken artık Adalar bölgesine gitmenin vaktinin geldiğini fark ettik. Eskişehir’de bir gün geçirmiştik neredeyse fakat hala Porsuk Çayı etrafında vakit geçirmemiştik, şehrin kalbinin asıl attığı yerde. Sakarya Nehri’nin en uzun kolu Porsuk Çayı. Porsuk’un çevresi halkın, özellikle gençlerin takıldığı kafe ve restoranlar ile dolu. Gece hayatının da olduğu bu bölgeye halk Adalar diyor. Çayın kenarlarına çok güzel yeşil alanlar yapılmış ve halk buralara inip güzel vakit geçirebiliyor. Adalar’ı turlarken gurme listemde olan Venedik Pastanesi’ni görür görmez içeriye daldık. Burası meşhur bir pastane imiş, ama yediklerimin hiçbiri hoşuma gitmedi. Budapeşte pastanın büyük hayranı olarak hemen girer girmez gördüğüm acıbadem hamuru ile yapılan bu pastadan söyledim. Fakat çok kötüydü, nasıl yapmışlar bilmiyorum ama acıbadem hamuru değildi de sanki kekin dış katmanına acıbadem görüntüsü vermişlerdi. Diğer kurabiyeleri de özel değildi.

VENEDİK PASTANESİ

Buradan çıkıp şehrin canlı caddesi İsmet İnönü Caddesi’nde yürümeye devam ettik. Bu caddeden de sadece tramvay ve insan geçiyor. Biz yiyemedik ama bu caddedeki Tadım Fadima’da bitter çikolatalı dondurma yenmesi gerekiyormuş, içimde kalmadı değil. Tuvalet ararken caddenin ilerleyen kısmındaki Kanatlı AVM’ye girdik. Özel bir yanı olmayan bu AVM’de bir tur da Bowling oynayıp çıktık.

BOWLING

Uyumadan önce ne yemeli diye bakarken tam karşımızdaki Red Burger House’a girdik ve Islak Hamburger söyledik. Islak Hamburger, İstanbul’dakilerden değil. Neden ıslak dendiğini anlamasam da fena değildi. Poğaçamsı ekmeğin içinde güzel bir köfte, mantar, soğan ve hellim peyniri vardı, üzerine de eritilmiş peynir. Bunu yemesek de olur ama hamburger tutkunları için Eskişehir’de Pino Burger ve burası başı çekiyor.

ISLAK HAMBURGER

Eskişehir’e gelme sebeplerimden biri de Çorbacı Mahir Usta idi diyebilirim. Ama ilk gün erteleye erteleye bayağı geçe kaldık ve gittiğimizde kapalıydı. Buranın meşhur yemeği ise kuzu ayak paça çorbası üzerine sarımsaklı yoğurt. Üzülerek artık Öğretmen Evi’nin yolunu tutmaya başladık. Şehir yavaş yavaş sessizliğe bürünmeye başlamıştı.

Saat 12 olmuştu. Öğretmenevine giriş yaparken evli olmadığımız sürece Rojda ile beraber aynı odada kalamayacağımızı söylediler. Halbuki Hatay Öğretmenevi’nde ben, Asya ve İrem bir odada kalmıştık. Namuslu Eskişehirliler mümkün olmadığını söyledi ve oda kalmadığını söylediler. Ben de o saatte bize yer bulunmasının şart olduğu konusunda kavga ederken bir anda 2 tane paylaşımlı oda çıktığını söylediler. Yanımıza birileri gelebilirdi ama gelmedi ve aynı fiyata ayrı odalarda kalmış olduk. Tek kişilik ücret öğrenciye 50 TL idi.

ÖĞRETMENEVİ


2.GÜN

Günümüze sanki hiç yemek yemeyecekmişçesine otel kahvaltımızla başladık. Yumurtalar yeşermemişti, puanım 10. Hemen öğretmenevinin yakınındaki Eti Arkeoloji Müzesi’ne gittik. Burası Türkiye’de özel sektör desteği ile hayata geçirilen ilk müze olma özelliği taşıyormuş. Müzekart’ın geçtiği müzede Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden eserler bulunuyor. Tam müzeden çıkarken güvenliklerin konuşmasında “Manisa”nın geçtiğini fark edince konuşmaya dalıyorum. Biri Manisa’da biri İzmir’de okumuş. Hemen Manisa Kebap, Sarıgöl Pide, Mesir Macunu konuşmaya başlıyoruz. Güvenlikler de bizim gibi açtı anlaşılan. Buradan Sazova’ya gideceğimizi söylediğimizde taksi ile gidersek daha hesaplı olacağını söylediler ve hemen müzenin önünden taksiye atladık. Ama söylediklerinin aksine 10 TL yerine 20 küsur TL tuttu, taksici bile dedi ki: “Dönüşte toplu taşıma ile dönün, paranızı boşa harcamayın!”

Eskişehir'in simgesi haline gelmiş Sazova Parkı 2008 yılında kapılarını açmış. İçerisinde Masal Şatosu, Nuh'un Gemisi, Bilim ve Deney Merkezi, Sabancı Uzay Evi, Eti Sualtı Dünyası, Hayvanat Bahçesi, Esminyatürk ve Türk Dünyası Bilim, kültür ve Sanat Merkezi bulunuyor. Bu birimlerin her birine 1,5 - 5 TL arası ayrı ayrı para ödeyerek girilebiliyor. Öncelikle Hayvanat Bahçesi ile gezimize başladık. Çok çeşit olmasa da içerisindeki Tropik Merkez ve Sualtı Dünyası ile ilgi çekiyordu. Lamalar, kuşlar, yılanlar, balıklar ve bahçede serbest dolaşan Beç tavukları ile çok keyifli bir ortamdı. Esminyatürk ise dünyada Türk egemenliğinden günümüze kalan eserlerin mini boyutlardaki marketlerinin olduğu açık bir alan. İstanbul'daki Minyatürk'ün bir benzeri.

ESMİNYATÜRK

Artık Eskişehir dendiğinde akla gelen Masal Şatosu ise bizim kuşakta büyüyenlerin aklına ilk olarak Sihirli Annem'deki Dudu Peri'yi getiriyor. Açıkçası içi dışı kadar eğlenceli değil. Çünkü biraz da çocuklar için yapıldığı için onlar için küçük oyun alanları, kitapçılar ve kafe var. Ve ne yazık ki şatonun en yüksek kulesine çıkılamıyor.

MASAL ŞATOSU

Hemen yan tarafındaki Korsan Gemisi'nin ise hava şartları dolayısıyla üstü kapalı olsa da içi eğlenceliydi. 2 katlı geminin içinde bazı korsan maketleri, yiyecekleri ve yatakları bulunuyor. Yaklaşık 2,5 saatte gezdiğimiz Sazova Park'ın hayvanat bahçesine şu an vahşi hayvanlar bölümü inşa ediliyor. Ayrıca Eskişehir'in 2013 yılında Türk dünyası başkenti olması sebebiyle açılan Türk Dünyası Bilim, kültür ve Sanat Merkezi kapalı. Ruhu genç olanların keyifle vakit geçirebileceği güzel, özellikle sıcak havalarda daha da eğlenceli olabilecek bir alan. Eskişehir'in turizmine de canlılık kazandırdığı kesin.

KORSAN GEMİSİ

HAYVANAT BAHÇESİ

Sazova çıkışı dolmuşa atladık. Başka şehirleri gezerken en sevdiğim şey toplu taşıma araçlarıdır diyebilirim. Yabancı olduğumuzu anlayan yerli halk garip bir şekilde size bakar, halkın konuşması beni güldürür, hele tıka basa kalabalıksa… En güzel dolmuş maceramı Deniz ile Kahire’de yaşamıştım. Daha geleli 2 gün olmuş, hiçbir kelime bilmeden atlamıştık dolmuşa. Yanımda bir kadın sanki yavaş ve bağırarak konuşunca onu anlıyormuşum gibi bana bir şeyler soruyordu. En son inerken de öyle bir kafamı çarpmıştım ki unutamam.

Neyse, şehre varınca açlığımızın üzerine bir Mercimekli Bükme aldım. Bir önceki gün otogardan aldığıma göre kat kat güzeldi. Sağlıklı yaşamımda ayrılamadığım mercimekten gurmelik günlerimde de ayrılamamıştım.

MERCİMEKLİ BÜKME

Dün yiyemediğimiz çorbayı yemek üzere Çorbacı Mahir Usta’ya doğru gittik ki aklıma Pazar gününde olduğumuz geldi, kesin kapalıydı ve gittiğimizde gerçekten kapalıydı. Üzüldüm bayağı. Çorbayı bulamayınca hemen oradaki Kara Kedi Bozacısı’na girdik. Daha önce bir iki kez bozayı tatmıştım ve beğenmemiştim. Ama buradaki fena değildi. Bir bardak bozayı tarçınlaya tarçınlaya kaşık kaşık yedim/içtim. Üzerine leblebi koymamışlardı ve tadı biraz aşureye benziyordu. Eskişehir, Kütahya bölgesinin mısırından yaptıkları bozaya pancar şekeri koyuyorlarmış, kesinlikle koruyucu, kıvam verici ve tatlandırıcı kullanmıyorlarmış. İçeride bitmek bilmeyen bir insan kalabalığı vardı.




KARAKEDİ BOZACISI

Eskişehir’in mercimekli yemeklerinin bir başkası da mercimekli mantı. Bunun için ev yapımı ürünler satan Gülana’ya gittik. Gülana, Kanatlı AVM’nin tam karşısında bulunuyor. Kadın her ne kadar sattıkları ürünlerin hiçbirinin Eskişehir’e özgü olmadığını söylese de hiçbir yerde mercimekli mantı görmemiştik. Eskişehir’de her yerde bu yapılıyordu. 12 TL ödediğimiz mantı gerçekten çok güzeldi. Mercimek o tıkayan yapısına rağmen hamura gerçekten yakışıyordu.

MERCİMEKLİ MANTI

Buradan çıkıp tekrar Çorbacı Mahir’e gittik. Belki de günün ilerleyen saatlerinde açılıyordur diye. Ve gittiğimizde gerçekten kapıları açıktı, iki adam içeride dikilmiş dışarıyı izliyorlardı. Hemen heyecanlanıp içeri koştum, heyecandan ne dediğim anlaşılmaz bir şekilde açık olup olmadıklarını sordum. İçeriden buram buram et kokusu gelmesine rağmen adam kapalı olduklarını söyledi. Gerçekten hayal kırıklığı oldu benim için. Eskişehir’e sırf bu yüzden tekrar gelmem gerekecek.

Bu hayal kırıklığı ile Haller Gençlik Merkezi’nin yolunu tuttuk. Eskiden Yaş Sebze ve Meyve Hali binası olan bu bina restore edilerek hediyelik eşya dükkanları, kafe ve restoranların bulunduğu canlı bir ortama dönüşmüş; aynı zamanda şehir tiyatrosunun Tepebaşı Sahnesi de burada bulunuyor. Bu merkezin en meşhur mekanı ise Mazlumlar Muhallebicisi. Gelincik sulu, gül şerbetli su muhallebisi mutlaka tadılması gereken tatlılardan. Su muhallebisi alıştığımızın aksine kazandibi muhallebisinin kıvamında. Rojda’nın önerisi ile bir de Trileçe tattık fakat ev yapımı karamelin dışında sütlü kekten bir farkı yoktu. Balkanlar’a gidip şu Trileçe’nin bir orijinalini tatmak lazım bir de. Tüm Türkiye’de nasıl bu kadar patladı hala anlayamıyorum.

HALLER GENÇLİK MERKEZİ

MAZLUMLAR MUHALLEBİCİSİ

Türkiye’nin ilk yerli arabası Devrim Arabası’nın bulunduğu Tülomsaş Müzesi de buraya yakın konumda, hemen tren garının aşağısında. Maalesef müze bakıma alındığı için göremedik.

TÜLOMSAŞ MÜZESİ

Porsuk Çayı’nın kenarından yürüyerek çayda tur yapmak üzere Esbot’a bindik. Kişi başı 10 TL’ye Porsuk Çayı’nda tur oldukça keyifliydi. Aslında çayın etrafını yürüdüğümüz için çok farklı şeyler görmedik ama yine de keyifli idi. Aslında ulaşım amaçlı bot olsa daha iyi olabilirdi. Ayrıca 30 TL vererek Gondol turu da yapılabilir.

PORSUK ÇAYI

ESBOT

GONDOL

Bot turumuzun çıkışı hemen karşımıza çıkan Bulvar Çibörek’e girdik. Burada diğer çibörekçilerden farklı olarak Kavurma Börek ve Meşhur Tatar Göbetesi bulunuyor. Kavurma Börek yuvarlak milföy börek gibi, içinde kavurma değil de kıymalı pirinç bulunuyor. Göbete'nin de içi aynı, sadece şekli farklı, tepside yapılmış ama kat kat yufkaları çok lezzetli. Karbonhidrat bombası bu iki böreğin üzerine bir de peynirli ve kıymalı çibörek de yedim. Peynirlisi pek hoşuma gitmedi. Normal kıymalısı da Kırım Tatar Çibörek’teki kadar güzel pişmemişti; çok yağlı idi ve sönmüştü.


GÖBETE

KAVURMA BÖREK

Börekçiden çıkıp çarşıda son turlarımızı atarken Bool Köfte adlı restoranda meşhur Tatr çorbası Shorpa’nın yapıldığını gördük. Kuzu etli, taze soğanlı bir çorbaydı ve kıvam vermek için bol un katılmıştı. Hava yavaş yavaş kararmaya başlarken biz de yavaştan şehirden çıkmaya karar verdik.

SHORPA

Eskişehir’den ayrılırken satın alınması gereken en güzel yiyecek bence Leblebi kurabiyesi diğer adı ile Talkan kurabiyesi. Her pastanenin ki biraz farklı. Aslında klasik simit sarayı tarzı pastanelerinki kocaman ve çok lezzetli oluyor. Fakat ben Instagram’daki gurme bloggerların önerisi ile Volkan adlı bir yer aradım. İlk günümüzün gecesinde direkt buraya girip hiç tatmadan (en iyisiymiş ya) 3 küçük paket aldım. Çıkar çıkmaz büyük hevesle tattığımda aşırı kötü idi. Leblebi tadı bile yoktu. Adamın dediğine göre sadece leblebi unu kullanarak yapıyorlamış ama çok kötüydü. Bize İstanbul esnaflarının yaptığı hainlikleri anlatırken kendisi bizi kazıkladı. Meğerse iki tane Volkan varmış. Tam otogara giderken öbürüne rastladıkça Buradakiler mükemmeldi. İçerisine beyaz çikolata da koyuyorlarmış. Yerini nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama burası ilk günkünün aksine Porsuk Çayı’nın Odunpazarı tarafında yer alıyor. Ki otogarda satılan kutulardakiler de fena değil.

LEBLEBİ (TALKAN) KURABİYESİ

Karanlıkta Porsuk Çayı’nın kenarından gide gide önce Şehr-i Aşk Adası’na geldik. Çayın ortasındaki bu ada aşıklar için düzenlenmiş. Aşıklar ismini kazısın diye boş kütükler bile konulmuş. Çayın ilerleyen kısmında ise Kent Park bulunuyor. Kent Park’a bir de yapay sahil yapılmış. Yazın bu plajda suya giriliyormuş. Bir de unutmadan söyleyeyim, Porsuk Çayı üzerine şehrin plakası kadar yani 26 tane köprü yapılmış. Kent Park’ta oturup otobüslerimizi bekledik. Ayağa kalktığımızda yorgunluktan ağrıyan, soğuktan donmuş ayaklarımın üstünde duramıyordum. Yine bir gece yolculuğu ile İstanbul’a vardım fakat ayaklarımın ağrısı ve vücudumun soğuğu 2 gün geçmedi. Eskişehir’ kışın mutlaka kalın giysilerle gitmek şart.

Eskişehir turizmi çok iyi canlandırılımış bir şehir. Gidilip görülmeli. Yemekler konusunda aradığımı çok da bulamadım diyebilirim. Çok hamur, un üzerine ama mutlaka denenmeliler. Özellikle leblebi kurabiyesi! 2018 nca.gourmet gezilerinde görüşmek üzere…