SİNOP

Güncelleme tarihi: 15 Eki 2018


1.Gün

“Neden Sinop?” diye soracak olursak Sinop’a gelme sebebimin Pegasus’un büyük Kara Cuma indirimi olduğunu söyleyebilirim. %50 indirim kaçırmamalıyım diye düşünüp bilet bakarken en ucuz biletin Sinop’a olduğunu görünce -gidiş dönüş 90 TL- hemen aldım. İndirimin bitmesine son bir saatti, birkaç kişiye sordum, bir türlü tarih ve şehir konusunda anlaşamayınca “Gelen gelir” düşüncesi ile aldım biletimi. Sonuç olarak gelen gelmedi. Tamamen yalnız ilk nca.gourmet gezimi gerçekleştirmiş oldum. Cuma akşamı Sabiha’dan bindiğim uçak yaklaşık 1 saatte Sinop’a vardı. Kutu gibi bir havaalanı günde birkaç uçuş. Hayatımda ilk kez boş bir uçağa bindim, yanımda kimse oturmuyordu. Şehre giden servisin kalkma saati yok, içeriye bakıyorlar kimse kalmadıysa kalkabilir…

SİNOP

Sinop’ta Öğretmenevi’nde konakladım. Sinop Öğretmenevi, hepimizin bildiği, Atatürk’ün kara tahtada alfabeyi öğrettiği bina imiş. Binanın tarihi 1300’lere dayanıyor, Mekteb-i İdadi imiş o zamanlar, uzun yıllar okul olarak hizmet veren yapı geçirdiği restorasyon sonrası öğretmenevine dönüştürülmüş. Dışı bu kadar güzel olan yapının içinin bu kadar kötü olması şaşırttı beni. Odam iki katlıydı. Tavan yüksek diye iki kata ayırmışlar, alt katta koltuk ve televizyon üstte ise yatak ve banyo vardı. Ama dandik mobilyalar, suntadan, bastığında kırılacakmış hissi veren merdivenleri rahatsız etti. Bu arada öğrenciye gecelik 50 TL.

SİNOP ÖĞRETMENEVİ

DUBLEKS ODAM

Cumartesi gününe erkenden başladım, o kadar erkendi ki müzeler açılmamıştı. Ben de öncelikle Köşk Pastanesi’ne gidip Nokul tatmaya gittim. Nokul, Sinop ve Samsun’da bulunabilen bir yiyecek. Börek ve açma arasında bir şey denebilir. Pastane ve fırınlarda genellikle gül böreği tarzında yapılıp satılıyor. Üzümlü cevizlisi ve kıymalısı en rahat bulunabilecek çeşitleri. Peynirlisi, patateslisi de vardı. Gittiğim pastanede bu en popüler ikisinden aldım. Şerit şeklinde yapılan versiyonu da var, onları tercih ettim. Çünkü yuvarlak olanlar oldukça büyük ve 8 TL civarında. Nokul aslında mayalı hamurun ince ince açılıp kat kat yerleştirilmesiyle yapılıyor. Tabii katların arasında da harç konuluyor. Açıkçası özellikle yediğim kıymalı nokulda kıymadan çok patates vardı ve açmadan bir farkı yoktu, tatlı olanına ise laf yok. Ama yediğim yerin nokullarının pek de kaliteli olmadığını anlayıp yine Sakarya Caddesi üzerinde bulunan Demirkollar Fırını’na gittim.

ÜZÜMLÜ CEVİZLİ NOKUL

Ama burada nokuldansa Katlama ilgimi çekti. Açılan hamurlar kat kat katlanıp tekrar tekrar açılıyormuş ve en sonunda sacın üzerinde pişiriliyormuş. İçerisinde bir şey bulunmuyor, zaten gerek de yok. Oldukça lezzetli yedikçe yiyesi geliyor insanın. Tanesi 7 TL ve oldukça büyük. Deniz kenarına çıkıp dalgaları seyrederken katlamamı yiyordum ki bir de baktım ki tepemde bir martı sürüsü. Meğerse elimdekini görmüşler ben ne tarafa yürüsem ordan geliyorlar. Ben de katlamamın büyük kısmını onlarla paylaştım. Onları bağırta bağırta besledim, çok zevkliydi. Daha önce bir İstanbul geleneği olan vapurda simitle martı beslememiştim, Sinop’ta katlama ile besleyecekmişim meğerse.

Şehirciliğe de yorum yapmasam olmaz. Demirkollar Fırını’nın olduğu caddenin adı Sakarya Caddesi. Çok güzel fikirler ile yola çıkılmış, cadde yenilenmiş ve yenilenmeye devam ediyor. 10 aylık uzun bir çalışma sonucu alt yapısı tamamlanmış, tek şerit yol yapılıp caddenin büyük kısmı yayalaştırılmış. Birçok da çiçeklik alan ve banklar eklenmiş. Şimdi de caddedeki tüm binaların cepheleri aynı hale getiriliyor, beyaz üzerine mavi çizgiler. Ve en güzeli tüm tabelalar kaldırılıyor, her dükkana bir kırmızı tente yapılıyor. Çok başarılı bir çalışma bence ancak daha proje tamamlanmadan çiçeklik alanlarda çiçek kalmamış, yaya alanlarının bir kısmı bozulmuş. Bunda halkın suçu olduğu gibi peyzajcıların da hatası var bence, Çünkü sürekli zigzag yapan yollar yapmışlar. Yürüyen bir insan neden dümdüz yürümek varken sürekli dönsün ki. Parklarda da bu yapılıyor bu yüzden hiç bitmeyen peyzaj çalışmaları…

SAKARYA CADDESİ

Belediyeci ruhuma bir kenara bırakıp gezimin devamı olan Tarihi Sinop Cezaevi’ne geçelim. Sinop en başta Sinop’un bulunduğu yarımada ve ana karanın bağlantı noktasına yani en ince kısma kurulmuş bir şehir. Tam bu noktada da Sinop Kalesi bulunuyor, zamanında şehri korumak için yapılmış. İç kale denen kısımda da cezaevi bulunuyor. I. İzzettin Keykavus tarafından zamanında tersane olarak yaptırılmış kalenin burçları zaman zaman zindan olarak kullanılıyormuş. Sinop’u ziyaret eden Evliya Çelebi de kale hakkında şöyle demiş: "Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar”. Yani kale kaleliğinin yanı sıra hapishane haline dönüşmüş. Hatta Sabahattin Ali de burada kalmış. Kaldığı koğuşu yazdığı şiirleri dinleyerek gezdim. Ben hiç izlemedim fakat Parmaklıklar Ardında dizisi de burada çekilmiş. Dizi setinin olduğu koğuş olduğu gibi duruyor. Fakat genel olarak baktığımda Ankara’daki Ulucanlar Cezaevi çok daha iyiydi. Binalar daha iyi korunmuştu, bilgilendirme yazıları ve arkadan verilen müzik ve sesler müzeyi gezmeyi keyifli kılmıştı. Sinop’takini ismini bir yere kazımadan duramayan halkımız yazılarla doldurmuştu.

NEZARETHANE

PARMAKLIKLAR ARDINDA DİZİ SETİ

TARİHİ SİNOP CEZAEVİ

Cezaevinin bahçesindeki dut ağacının hikayesi de çok hoşuma gitti. Teselli ağacı da denen bud utu Hüseyin Pehlivan adındaki bir mahkum dikmiş. Ağacın hikayesini kendisi şöyle anlatmış: “Dut ağacı bu! Dikmek için müdüriyete yazı yazmam lazım. “Maruzat” deriz biz ona. Yazı gider müdürün önüne, müdür bana bakar: “Hüseyin Pehlivan yazı yazmış.” Cezaevinde bir çokları “Yazar” derdi bana, öyle çağırırdı beni. Müdür beni çağırıp “Yazı yazmışsın, söyle bakalım ne istiyorsun?” dedi. ‘”Sayın müdürüm, ben bir dut ağacı dikmek istiyorum.”dedim. “Nereye dikeceksin? Neden, ne yapacaksın dut ağacını? Yani dut ağacı büyüyecek, dut verecek, herkes bunun dudundan yiyecek, sana dua edecek öyle mi?” dedi. Ben de “Bu dut ağacı büyüdüğü zaman 20 sene, 30 sene, 50 sene sonra, neyse kaç yıl sonra olursa olsun, büyüdüğü zaman buraya gelen mahkumlar diyecekler ki: Bu dut ağacını diken kişi idamdan kurtulmuş, müebbet cezaya çarptırılmış. Müebbet cezayı da bitirmiş çıkmış buradan. Bu şekilde teselli kaynağı olacak onlar için. Ben bunu düşünüyorum, daha ümidimi yitirmedim. Ben bir gün çıkacağım buradan. Hiç ümidimi yitirmedim” dedim. Öylece durdu ve “Peki dış bahçenin bir yerine dik.” dedi.”

Ünlü filozof Diyojen Sinop doğumlu imiş. Cezaevinden çıkıp hemen biraz ilerideki Diyojen heykeline gittim ve oradan dolmuşa binip otogarın yolunu tuttum.

DİYOJEN HEYKELİ

İstikamet Boyabat. Sinop’tan Boyabat’a her gün sabah 9 ve 12’de dolmuş kalkıyor, oradan da 13 ve 17’de dolmuşlar var. Yaklaşık 90 km yani 1 saat süren yolculuk 20 TL. Bence Sinop’a gelen birinin mutlaka uğraması gereken bir ilçe Boyabat. Tarihi var, doğası var ve yemeği var…

BOYABAT

İner inmez meşhur kebapçı Ulusoy’a gittim. Boyabat Sırık Kebabı ile meşhur. Tercihen 4-6 aylık kuzu, derisinden ayrıldıktan sonra ahşaptan sırık adı verilen geçiriliyor ve arka ayakları sırığa bağlanıyormuş. Karnına kaya tuzu konduktan sonra da karnı sığlık ağacının dalları ile dikiliyormuş. Sonra da saatlerce yatay pozisyonda döne döne pişiriliyor. Tıpkı çizgi filmlerdeki gibi. Kilosu 65 TL olan kebabın porsiyonunu 30 TL’ye yedim. Önüme bir tabak dolusu et geldi. Çok çok lezzetliydi. Yanında da domates ve soğan getirdiler. Yazarken bile canım çekti şu an.


BOYABAT SIRIK KEBABI

Yemeğimi de yediğime göre tırmanışa hazırdım. Boyabat, kalesi ile meşhur bir yer aslında. Boyabat Kalesi karşılıklı sarp iki kayalık tepeden birine kurulmuş. Tam karşısındaki kayalığın olduğu bölgeye Kırkızlar denilmekte. Kalenin tarihi MÖ 6. yüzyıla dayanıyor, Paflagonyalılar zamanında yapılmış. Yaklaşık 15 dakika süren bir tırmanış sonrası kaleye ulaştım. Tüm şehir, dağlar ve Gazidere Çayı'nın aktığı vadi görülüyordu. Karşıdaki kayalıklar arasından akıyor bu çay. Ardahan’daki Şeytan Kalesi’nden sonra en sevdiğim kale diyebilirim.

BOYABAT KALESİ

GAZİDERE ÇAYI VADİSİ

İlçeyi gezerken aşırı fark edilmese de ilçenin her tarafı Osmanlı dönemi sivil mimari örneği olan evlerle dolu. Ahşap malzemenin ağırlıklı olarak kullanıldığı bu evlerde Bağdadi tekniği kullanılmış; ahşap çatkı arasına dolgulu bir tür tuğla malzeme ile inşa edilmişler. Ülkemizde neredeyse her şehirde bu tarz evlerin olduğu bir ilçe oluyor Sinop’ta da orası burası. Evlerin çoğu korunmuş durumda çünkü hala evlerde yaşam var kullanıyorlar.

BOYABAT EVLERİ

Bir dikkatimi çeken ise evlerin önündeki Audi, BMW gibi lüks araba markaları oldu. Boyabat zengin mi diye aklımda hala bir soru var. Şehrin bir de saat kulesi var. Tayyareci Nuri Bey Parkı'nda bulunan bu kule şehrin birçok noktasından görülebiliyor fakat bulunduğu bölge oldukça bakımsız bir halde. Sözde park yapılmış ama çöp içinde. Yalnızca 4 saatim vardı ama hayli hayli yetti bu süre. Ben de ek olarak çayın etrafında yapılmış yürüyüş yolunda yürüdüm biraz. Halk da çok aktifti. Gençler, aileler birlikte yürüyor, kaleye çıkıyor, piknik yapıyordu. Sonuç olarak Boyabat’ı severek dolmuşuma binip Sinop’a dönüş yaptım.

Sinop yolu oldukça dağlık. Dağların büyük kısmı kışın yaprağını döken ağaçlardan oluşuyor ama bir o kadar da çam ağacı görmek mümkün. Karadeniz’de bu kadar çam olduğunu düşünmezdim açıkçası.

BOYABAT SAAT KULESİ

Sinop’a gelir gelmez Teyzenin Yeri Mantı Salonu’na gittim. Artık Sinop Mantısı yemenin vaktiydi. Sinoplular bu mantıya Kulaklı Hamur da diyormuş. Diğer mantıdan farklı olan kısmı ise büküm ve sunum şekli. Mantı sudan tamamen süzülerek ceviz ve tereyağı ile servis ediliyor. Ama biz turistler için yarısı yoğurtlu yarısı cevizli bir tabak hazırlıyorlar. İyi ki de öyle hazırlıyorlar. Cevizli kısmı muhteşemdi yalnız güzel olanı sona bırakma adetimden dolayı önce yoğurtluyu bitirdim ve cevizli kısım bir yerden sonra ağır gelmeye başladı. Ama mükemmeldi. Tabağı ise biraz pahalı geldi 20 TL idi. Bu mekanda Sinop’a ait bir nevi gözleme olan Etli Ekmek de yenilebilir. Ayrıca önceden sipariş ederek yapılan Islama ve Çerkes yemeği Şipsi de mönüde mevcut.

KULAKLI HAMUR

Karnım tıka basa dolu restorandan çıkıp sahilde yürürken karşıma Şekerci Mehmet Gürbüz çıktı. Vitrinde de Boyabat Ezmesi yazıyordu. Boyabat’ta bir türlü görememiştim bu ezmeyi. Fındıkların yoğun bir şekilde kavrulması, toz şekerden yapılan ağda ile buluşması ve üzerine yarım ceviz konmasıyla yapılıyor Boyabat ezmesi. Aslında Boyabat’ın geleneksel bir yiyeceği değil. Çocukken babası Mehmet Gürbüz’e nerede çıraklık yapmak isteyeceğini sormuş o da okul yolundaki şekerci dükkanını istemiş. Burada iyice şekerciliği öğrenen Gürbüz askerden döndükten donra kendi imalathanesini açmış ve bu ezmeleri üretmeye başlamış. Müşterileri buna her ne kadar «Padişah Sarığı » adını taksa da o inatla « Boyabat Ezmesi » adını üstelemiş. Kutusu 12 TL’den satılan ezmeyi ancak satın aldıktan sonra tattırdı görevli bana. Tadı çok çok iyiydi. Keşke Edirne’deki badem ezmesi gibi çok yaygın olsaydı da girdiğim her yerde tatsaydım. Boyabat’ın bir diğer meşhur yiyeceği olan Tak-Tak Helvası da burada 10 TL’ye satılıyordu. Koskocaman bir yuvarlak şeklinde olan helvanın bildiklerimizden farkı biraz daha kalın ve içinde ceviz parçalarının olması; ve de kırılarak yeniliyormuş.

ŞEKERCİ MEHMET GÜRBÜZ

Tatlı mı da alıp tatlı yemeye gittim. Bu sefer şehrin eskilerinden Şen Pastanesi’ne Prenses yemeye. Prenses bir bakıma pastane Halley’i. İki kalın bisküvi arasına özel bir pastacı kreması konuluyor. Üzeri çikolata ile kaplandıktan sonra kenarlarına da kavrulmuş yer fıstığı. Bomba! Kreması gerçekten çok farklıydı. Sanırım yumurtası fazlaydı. Sapsarı bir renkteydi ve kıvamı oldukça sertti. Tanesi de 7 TL olan bu tatlıyı birçok pastanede bulmak mümkün. Ama görünüşlerinden anladığım kadarıyla Şen içerisindeki kremasıyla hepsinden bir adım önde. Bugünlük bu kadar deyip içimdeki karbonhidrat patlamasıyla günü tamamladım.

PRENSES


2.GÜN

Boyabat sevdası ile ilk gün ne müzeleri gezmiştim ne de asıl gidilmesi gereken yerlere. Kahvaltımı öğretmenevinde yapar yapmaz atladım taksiye. Bugün gitmek istediğim Hamsilos ve İnceburun’a maalesef toplu ulaşım bulunmamakta. Bana biraz pahalıya patladı (150 TL) ama o muhteşem yerleri görme fırsatına kavuşmuş oldum. Öncelikle şehirden yaklaşık 20 dakika uzaklıktaki Hamsilos’un yolunu tuttuk. O kadar erkendi ki taksici amcayı taksi kulübesinde uyandırmıştım. Adam daha kahvaltısını bile yapmamıştı. O yüzden bir pastaneden ikimize açma aldı. Hayatımda yediğim en iyi açmaydı diyebilirim. Annemin yaptığı mayalı çöreklere benziyordu tadı, dışı hafif kıtır ama içi yumuşacık. Yolda ikinci kahvaltımı yaparken Hamsilos’a vardık. Hamsilos’un özelliği Türkiye’nin tek fiyordu olması. Fiyort buzul aşındırması olan bir coğrafi şekil. Deniz karanın iç kısımlarına giriyor fiyortlarda. Genelde Kuzey Avrupa ülkelerinde sıkça rastlanan bir durum bu. Çok güzel bir ortamdı, ormanlarla çevrili yemyeşil bir alan. Buraya gelip tüm gün yürüyüş yapmak gerekir bence. Benimki biraz aceleye geldi maalesef ki.

HAMSİLOS

Hamsilos’tan ayrılıp İnceburun’a yöneldik. Şehre yaklaşmamız gerekirken şehirden git gide uzaklaşıyorduk. Meğerse iki tane İnceburun varmış. Şehrin bulunduğu yarım adanın en ucuna da İnceburun deniyormuş, Türkiye’nin en kuzeyde bulunan uç kısmına da. Ben de taksici en başta 150 TL’ye anlaşalım dediğinde « Sanki çok uzağa gideceğiz ! » demiştim. Meğerse uzakmış.


İnceburun’una giden yolda büyük bir alandaki ormanın kesildiğini gördük. Taksici o alana Nükleer Santral yapılacağını söyledi. Gerçekten olup olmayacağını kesin bilen yokmuş. Ama kesilen ağaçlar yapılacağının göstergesiydi denilebilir. Biraz daha ilerleyince İnceburun’a vardık. Çok rüzgarlı, dalgaların kayalıklara vurduğu çok hoş bir ortamdı. Bir de deniz feneri vardı. Bu fener 1863 yılında inşa edilmiş ve altında fenerci ve ailesi yaşıyormuş. Taksicinin söylediğine göre eskiden gemileri uyarmak için ışığı dışında ses de çıkarıyormuş. Yazın fenerin etrafındaki tepeler tamamen insan doluyormuş, seyyar satıcılar serin ayran satıyormuş. Ama ben gittiğimde sadece ben ve taksici…

İNCEBURUN

Oraları gezmeyi fazla uzatmadan hemen şehre döndük. Öncelikle Sinop Müzesi’ne gittim. Müze klasik, heykel, stel ve fresklerden oluşuyor diyebilirim. Ama ilgin. olarak müzenin bahçesinde bir türbe, Sinop Baskını anısına yapılmış bir anıt ve de şehrin kentleşme sonucu yitirdiği güzel değerlerin anısına bazı yapıların maketleri bulunmakta. Müzede Sinop adının Sinope’den geldiğini öğrendim. Sinope Irmak Tanrısı Osopos'un güzeller güzeli kızıymış. Bir gün Zeus kendisini görmüş ve ona aşık olmuş. Sinope'ye aşkına karşılık her istediğini yapacağını söylemiş. Korku içindeki genç kız, kendisine dokunmamasını, bakire kalmak istediğini söylemiş Zeus'a. Zeus da sözüne sadık kalmış ve Sinope'yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz'in cennete benzeyen yemyeşil kıyılarına bırakmış. Tabii ki birçok rivayet var ama en sevdiğim ve en yaygın olanı bu imiş.

SİNOP MÜZESİ

Hemen birkaç dakika mesafede olan Etnografya Müzesi ise eski sivil Osmanlı mimarisi örneği bir bina. Bina 1979 yılında devlet tarafından satın alınıp müzeye çevrilmiş. 3 katlı müzede Sinop kültürü mankenler ve çeşitli eşyalarla canlandırılmış. Hoş ama yaklaşık 15 dakikada gezilebilecek boşlukta denilebilir. Müzeden biraz yokuş çıkarak gidilen Balatlar Kilisesi ise Mimar Sinan Üniversitesi tarafından yürütülen çalışmalardan dolayı ziyarete kapalıydı. Aslında Balatlar Yapı Topluluğu olarak adlandırılıyormuş, çünkü kilise dışında hamam, gymnasium gibi bölümler de bulunmuş kazı çalışmaları ile. Şehirde son olarak gezilmesi gereken Aladdin Camii’ne de uğrayıp şehir turumu bitiriyorum. Sakarya Caddesi’nde tam Köşk Patanesi’nin karşısında bulunuyor bu camii. Selçuklu devletinin Sinop’u ilk fethettiği tarihte yapılmış camii dikdörtgen biçimli. Kocaman bir avlusu var, avluyu yüksek duvarlar çevreliyor; minaresi de avludaki duvarın üzerinde.

ALADDİN CAMİİ

Avlunun minare bulunan kapısından çıkınca da Pervane Medresesi bulunuyor. Eskiden müze olarak da kullanılmış bu bina ortadaki avlusunun etrafında hediyelik eşyacılar ve kafeler barındırıyor. Ama turizmin en ölü sezonunda falan gittiğim için kimse ama kimse yoktu.

Bir önceki gece Instagram hikayelerimde paylaştığım bir fotoğrafa yorum yapan bir Boyabatlı’nın önerisi ile Gerze’ye gitme kararı aldım. Gerze dolmuşları Erfelek dolmuşları gibi Sinop Cezaevi’nin hemen üst tarafındaki Eski Garaj’tan kalkıyor. Öğrenciye 6 TL ve yolculuk yaklaşık 30 dakika sürüyor. Peki neden Gerze?

DEPREM SONRASI YENİDEN İNŞA EDİLEN GERZE'DEKİ BİR CADDE

Gerze 2017 yılında Cittaslow ağına katılmış bir ilçe. Citta, İtalyanca şehir; Slow, İngilizce yavaş anlamına geliyor. Yani “Yavaş Şehir”. 1999 yılında ortaya çıkan Cittaslow hareketi, yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla kentlerin kendilerini değerlendirmelerini ve farklı bir kalkınma modeli ortaya koyuyor. Bu doğrultuda insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin korunması, oluşturulması ve yaşatılması hedefleri arasında. Gerze de Seferihisar, Şavşat gibi bu ağda yerini almış.

YAVAŞ ŞEHİR GERZE

GERZE DENİZ FENERİ

Şehir gerçekten de dolmuştan ilk indiğim anda yavaşlığını, sakinliğini belli etti. Tam bir sakin balıkçı kasabası. Bahçesi bitkilerle dolu evler, geçen birkaç araba… Meydanda bir horoz heykeli bulunmasının sebebi de buraya ait siyah bir horoz cinsinin bulunmasıymış. Hemen horozun karşısındaki Yakupağa Konağı da gezilebiliyormuş sanırım fakat ben gittiğimde kapalıydı. Zaten Gerze’ye Cuma günleri gelmek gerekir. Çünkü el sanatları, ev ürünleri hep Cuma günleri sergileniyormuş; organik ürünler satışa sunuluyormuş. Biraz bunları kaçırdım ama şehrin yavaşlığını da gerçekten hissetmiş oldum. Bir uçtaki deniz fenerine gittim, sahilde yürüdüm. Huzur vericiydi. Tabii yemeksiz durulmaz. Hemen Gerze’nin meşhur sokak simitlerinden bir tane kaptım. Meşhur Nuri Dede simitlerinin özelliği yoğrulurken dut pekmezi kullanılması. Maalesef ki Nuri Dede 2015’te vefat etmiş, geleneği yetiştirdiği çırağı devam ettiriyormuş. Simidin güzel yanı bence ince olması, bir simit yediğinde çok da yemiş olmuyorsun.


NURİ DEDE SİMİDİ

Bir simit tabii ki kesmedi beni ve Küpler Kafe’ye gidip meşhur Sinop Etli Ekmeği’nden tattım. Konya’daki gibi pide değil buradaki bir nevi kıymalı gözleme. Un, tuz ve su le hazırlanan hamur açılıp içerisine kıymalı soğanlı harç sürülüyormuş; ardından katlanıp saç üzerinde pişiriliyormuş. Porsiyonu 15 TL olan etli ekmek biraz pahalı gibi dursa da gerçekten bol bol servis ediliyor, yanında domates turşu da veriliyor. Açıkçası biraz zor bitirdim.

ETLİ EKMEK

Artık her gezimin sonuna yaklaştığımda olduğu gibi ayağımda değişik hisler başlamıştı fazla yürümekten dolayı. Topallar gibi dolmuşa gittim ve Sinop’a geri döndüm. Karadeniz’e gelip balık yememiş olmamak için Okyanus Balık Evi’nin yolunu tuttum hemen. Açıkçası o kadar toktum ki biraz zoraki oldu ama iyi ki gitmişim. Yarım porsiyon ızgara hamsi ve turşu kavurma yedim. Aslında garson hamsiyi ızgara hiç önermedi; henüz yağlanmamış çünkü balıklar. Fakat kızarmış balık hem zararlı hem de balıktan çok kızarmış un tadı alınıyor. O sebeple inatla ızgara istedim. Porsiyonu 20 TL idi, turşu kavurmanın da 7 TL. Turşu kavurmayı da ilk kez tattım. Aslında bildiğin fasulye yemeği gibi. Tabii fasulyeler biraz daha diri ve hafif sirke aroması geliyor.

IZGARA HAMSİ

TURŞU KAVURMA

Gayet güzel bir yemek sonrası hediyelik eşya almak üzere Ayhan Kotra’ya gittim. Ayhan Kotra yaptığı gemi maketleri ile ünlü. İlk başta çok özensem de daha sonra almaktan vazgeçtim. 7,5 TL’den başlıyor gemi fiyatları. İlgilisine çok kalitelileri de var; ama bana magnet yeter.

AYHAN KOTRA

Saat 9.20’de olan uçağım için havaalanına giden servis saat 8’de PTT önüne geldi. Havaalanı servisleri Metro Turizm tarafından yönetiliyor. Saatini öğrenmek için Adliye Sarayı’nın karşısında bulunan bürolarına gidilebilir.

Genel olarak Sinop gezim kendi başıma da olsam gayet keyifli geçti. Herkese bir hafta sonu kaçamağı olarak önerebileceğim bir şehir. 2 günde dolu dolu gezilebilir. Üstelik uçak bileti fiyatları da diğer şehirlere göre oldukça uygun. Fazlasıyla doğa var, biraz tarih de var, fazla karbonhidratlı olsalar da yemekleri de kötü değil… 2 gün evde oturmak yerine Sinop’a gidin!

TARİHİ SİNOP CEZAEVİ'NDEN...