TEKİRDAĞ


1.Gün

Bu sene Trakya’dan gitmeye karar verdik, Asya ile sezonun ikinci tadımını Tekirdağ’a yapmaya karar verdik. Otobüsümüz Esenler’den sabah 7.30’da idi. Okuldan yetişemeyeceğim için gecemi Taksim’de 7/24 açık olan Atatürk Kitaplığı’nda geçirdim. Otobüs firmamız İstanbul Seyahat idi, bu bahane ile sonunda Esenler Otogarı’na da gitmiş oldum. Yaklaşık 2 saat süren yolculuğumuz sonrası Tekirdağ merkez yani büyükşehir olmasıyla Süleymanpaşa adını alan ilçeye vardık. Edirne’ye göre daha gelişmiş, deniz kıyısına uzanmış bir şehir. Hemen kahvaltı yapmak üzere Şar Pastanesi’ne girdik. Gittiğim her yerde mutlaka simit tadarım ama burada önüme pofidik simit getirdiler. Onun dışında oraya ait olan Şar poğaçası tıpkı İstanbul (Karaköy) poğaçası gibiydi, hafif çıtır biraz kuru ve de biraz yumuşak. Kıymalı ve peynirli börekleri de fena değildi. Tekirdağ’a özgü bir şey yemedik ama şehrin en ünlü pastanesinin ürünlerini tatmış olduk. Tam hesabı öderken fırından yeni çıkmış incecik kurabiyeler geldi. Birer tane tattık ve bayıldık, limonlu bu kurabiyeler bisküvi gibi gevrek, gevrekliği kadar yumuşak incecik, ağızda dağılan, aşırı da tatlı değillerdi. Bayıldık! Daha saat 12 bile olmamıştı. Köfteden önce 5-6 dakika yürüyüp Şehitler Abidesi’ne gittik. Şehir biraz az gelişmiş, kasaba görünümünde.

ŞAR PASTANESİ

Anıttan sonra ilk köfte durağımız Serinoğulları oldu. Günün ilk müşterisi bizdik herhalde. Bir porsiyon köfte aldık. En iyi tabak sunumu bu köftede idi. 10 köftenin yanına pilav, salata, domates ve biber de koymuşlardı. Açıkçası köfteleri çok da özel gelmedi. Porsiyonu 18 TL idi. Ağzımızdan tadı gitmeden karşılaştıralım diye ikinci köftemizi 5 dakika geçmeden Abdi Özcan’da yedik. Burası Serinoğulları’na göre çok daha iyiydi tat olarak. Köftenin içi daha yumuşak ve dolgundu. İlk yediğimiz sanki plastik yer gibiydi.

SERİNOĞULLARI KÖFTE


ABDİ ÖZCAN KÖFTE

Şehirde çok tarihi turistik mekan bulunmuyor. Aynı zamanda her yer birbirine yakın olduğu için aralıksız yemek yiyor gibi olduk. Çarşının içinde yer alan Eski Camii ve Rüstempaşa Camii’lerini gördükten sonra Namık Kemal’in doğduğu evi ziyaret ettik. Vatan şairi Namık Kemal’in 1840 yılında Tekirdağ’da doğduğu ev restore edilip 1994 yılında hizmete girmiş; Tekirdağ mutfağı, baş odası ve yatak odasını tanıtan etnografik eşya ile

süslenmiş. Ama sanki eski ne buldularsa bir araya konmuş gibiydi. İçeride çok az da olsa Namık Kemal ile ilgili bilgi vardı.

ŞEHİTLER ABİDESİ

Buradan sonra şehrin en meşhur müzesine doğru yürüdük: Rakoczi Müzesi. Ama maalesef tadilatta olduğu için bizi içeri almadılar. 1676-1735 yılları arasında yaşayıp, son yıllarını Tekirdağ’da geçiren Erdel Prensi ve Macar Halk Kurtuluş Kahramanı II.Rakoczi Frençh’in anısına restore edilen binanın mülkiyeti ve içindeki eşyalar Macar hükümetine aitmiş.İçerisindeki eserler Türk-Macar ilişkilerini ve iki ulusun halk sanatlarındaki

beraberliklerini simgeleyen eserler ile Rakoczi’nin şahsi ve ailesine ait eşyalar yer almakta imiş. Bu müzeye giremesek de Tekirdağ Arkeoloji Müzesi açıktı. Bu müzenin binası ilk Cumhuriyet döneminde Vali Konağı olarak yaptırılmış. Müzenin içerisinde Taş Eserler Salonu, Arkeolojik Eserler Salonu, Etnografik Eserler Salonu ile Eski Tekirdağ Odası bulunuyor. Ayrıca, müzenin bahçesinde lahitler, mezar stelleri, sunak taşları, kitabeler, çeşmeler sergileniyor.

TEKİRDAĞ ARKEOLOJİ MÜZESİ

Müzeden çıktık ve Asya’nın babasının tavsiyesi üzerine Mangal Döner’e gittik. Asya ve ailesi bir süre Tekirdağ’da yaşamış. Hatta bu dönerci de Asya’nın birinci sınıfı okuduğu okulun tam karşısında bulunuyor. Babasının tavsiyesiyle İskender’in pidesini fırınlanmış olarak kıtır bir biçimde istedik, üzerine de bol tereyağ. Çok özel değildi, ama güzeldi.

MANGAL DÖNER

Restoranın penceresindeki kaktüs ve sukkulentler sahibin de bir kaktüs meraklısı olduğunu belli ediyordu. Buranın ardından tatlımızı yemek üzere Tekbaş Helva’ya gittik. Bir porsiyon Hayrabolu ve bir porsiyon fırınlanmış peynir helvası söyledik. Bir porsiyonda kadın 3 tane Hayrabolu getirdi, muhtemelen bizi kazıkladı. O tatlıyı biz oburlar için bile oldukça fazla idi. Peynir helvası da çok tatlıydı. Bitiremeden kalktık, ve 30 TL’ye yakın parayı 2 porsiyon tatlıya ödedik. Gerçekten kazıkladı bizi.


HAYRABOLU

PEYNİR HELVASI

Asya 19.00’da Edirne’ye evine döneceği için hızla taksi tutup Barbare Bağları’na gittik. Tekirdağ bir de şarap bağları ile meşhur. Bu yüzden Tekirdağ'a gidince mutlaka bir şarap tadımı yapılmalı, o da Barbare Bağları'nda. Bağların kurucusu da bizim gibi Galatasaray Lisesli imiş. Bağın adı da tahmin ettiğim üzere Barbar diye okunuyormuş, barbar kelimesinin Fransızca yazılışı yani. Bağların popülaritesi yazın Azra Akın'ın düğünüyle bayağı artmış. Cumartesi günleri ünlü şef Pınar İshakoğlu'nun özel mönüsü olduğu gibi biz kişi başı 55 TL olan şarap tadımı yaptık. Öncelikle bir peynir hastası olarak şaraplardan çok peynirlere bayıldığımı itiraf edeyim. Köy peyniri, isli Çerkes peyniri, kaşar ve orada bizle ilgilenen kadının Çerkes peyniri diye tanıttığı ama Çerkes peyniri olmadığına emin olduğum sert aromalı biraz yıllanmış bir peynir vardı ve muhteşemdiler. 5 şarap tattık: Rosé, Libra, Ambiance, Élégance ve Prestige. Bence en iyisi Cabernet Sauvignon ve Merlot cinsi üzümlerden yapılan Prestige idi.

BARBARE BAĞLARI ŞARAP TADIMI

Cumartesi günleri ayrıca mahzen gezisi de yapılıyor. Biz de hemen katıldık. Şarapların mayalandığı tankları, ardından koydukları özel üretim fıçıları gördük. Fıçılar özel olarak Fransa’da üretiliyormuş, herhangi bir sızma olduğunda özel gelen ekip orada tamirini yapabiliyormuş. Maalesef fıçıların şarap için kullanım süresi kısa, yanlış hatırlamıyorsam üç defa doldurulabiliyormuş. Diğer ülkelerde piyasası olduğu için fıçılar konyak üreten fabriklara gidiyormuş. Ama Türkiye’de ancak dekoratif amaçlı satılabiliyormuş. Bağ üzümün kalitesi açısından tepede güneşi bol alan, bol rüzgarlı bir alana kurulmuş. Eğim yağan yağmurun birkimini önlüyormuş, rüzgar da hem yağmurun çabuk kurumasında hem de ilaç kullanmadan bitki zararlılarıyla mücadelede etkiliymiş. Ayrıca sahibinin anlattığına göre Türkiye tam bir şarap ülkesiymiş. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrası şarap üreten Rumlar ülkeden göç ettirilince şarap yapmayı bilen insan kalmamış. Bu yüzden rakı popüler hale gelmeye başlamış. Hatta Atatürk Tekirdağ’da bir üzüm üzerine bir araştırma merkezi kurdurmuş. Anadolu da yetişebilen 1000 çeşit civarında üzüm cinsi burada korunuyormuş. Her yıl üzümler daha iri ve kaliteli olsun diye de üzümler henüz koruk iken büyük bir kısmı kesiliyormuş.


MAHZEN TURU

Çok hoş bir mekandı, parası olanlar geceliği yaklaşık 900 TL verip burada kalabilir. Biz ise daha tam gezimiz bitmeden çıkmak zorunda kaldık ve Asya’yı tam dakikasında otogara otobüse bıraktık. Ben de öğretmenlevinde 70 TL’ye ayarladığım odamda yemekten yorulmuş bir şekilde otururken bir baktım ki tam penceremin karşısında tadımını yapamadığımız Özcanlar Köfte bulunuyor. Tabii ki dayanamadım hemen çıktım tatmaya. Maalesef ki Tekirdağ köfteleri sıralamamda son sırada Özcanlar yer alıyor. Akşam 10'a doğru tadım yaptığım için mi bilmiyorum ama köfteler çok kuruydu ve pek bir tat gelmiyordu. Üzerine çörek otu serpilmiş manda yoğurtlarına laf yok ama 100 yıllık reçetemiz diye reklamını yaptıkları sütlaçları da hiç özel değil bana kalırsa. Zaten İstanbul'a da şubeleri açılmış ki bence bir restoran zincirleşmeye başlıyorsa (özellikle köfte) lezzeti ve özelliği de fabrikalaşıyor. En açık örneği Akhisar'ın Ramiz Köftesi. Az kalsın bir de çorba içecektim burada, iyi ki bulaşmamışım. Odama karnım tıka basa dolu yiyerek sarhoş olmuş gibi geçtim ve ikinci gün için uykuya geçtim.

ÖZCANLAR KÖFTE

SÜTLAÇ


2.Gün

İkinci günüm yalnızdı. Mısır’dan sonra ilk kez yalnız dolaşacaktım. Ve zaten Mısır’ı da aratmayan bir gün oldu. Öğretmenevinde kahvaltımı yapıp önce 29 Ekim kutlamalarını izlemek üzere şehir meydanına gittim.

ÖĞRETMENEVİ

Yıllar sonra Cumhuriyet Bayramı kutlayacaktım. 9’da başlar diye beklerken 11’e doğru başlayan tören yüzünden biraz daha yemek zorunda kaldım. Sokak simitlerini her zaman tatmak gerekir. Tekirdağ’ın turkuaz renkli yarım daire şeklindeki simit arabalarından bir simit kaptım. Açıkçası hiç özel bir yanı yoktu. Örneğin Edirne’dekine şeker katıyorlardı ve poğaça gibiydi tadı.

TEKİRDAĞ SİMİDİ

Sonra aslında Arnavut ciğeri, ciğer sarması ile ünlü olan Latif Lokantası’na gittim. Tekirdağ’ın çarşısı çok küçük bu sebeple gezerek zaman geçirmek de biraz zor oluyordu. Genelde öğleden itibaren çalışmaya başlayan ev yemekleri satan lokantalardan olan Latif Lokantası’nda da o saatte doğal olarak sadece çorba ve yeni gelmeye başlayan birkaç yemek vardı. Söylediklerine göre kelle çorbaları da meşhurmuş ve Baş Çorbası diyorlarmış. Sahibi aslen Arnavut olan lokanta bu çorba kestirmeli yapıyordu, fakat çok da un yığını değildi, rahatsız etmiyordu. Yanında da ne sarımsak ne de sirke veriyorlar sadece limon. Çok hayran kalmasam da tabii ki sonuna kadar içtim. Fiyatı 8 TL idi.

BAŞ ÇORBASI

Artık tören başlamıştı. Öğrencilerin büyük bir heyecanla bayrak tutmaları, hizaya girmeleri, öğretmenlerinin büyük bir ciddiyetle onları ayarlamaları hoştu. Okul disiplininden çıkınca böyle törenlerden de uzak kalıyor insan. Valinin konuşması, askerlerin yürümesi, halk oyunları gösterisi derken törenin uzayacağını fark edip yemek yiyememe korkusuyla hemen sahile indim.

29 EKİM TÖRENİ

Tekirdağ sahil boyunca yerleşmiş bir şehir, sahile de güzel yürüyüş yolları ağaçlandırma yapılmış. Sahilden çarşıya giden yolda kiraz heykeli olan meydanda Meydan Köftecisi bulunuyor. Hemen kendimi oraya attım. Hatay'ın künefesi, Edirne'nin ciğeri, Tekirdağ'ın köftesi. Bir şehrin en meşhur yiyeceğinden beklentimiz her zaman yüksek oluyor fakat oraya gidip tattığımızda genelde hayal kırıklığına uğruyoruz. Tekirdağ tadımımız boyunca 4 farklı köfteciye uğradık. Ama en lezzetlisi Meydan Köfte idi. Tekirdağ köftesini değerlendirirken baktığım köftenin yumuşaklığı, lezzeti, sunumu, fiyatı ve yanındaki sos. Meydan'daki köfteler yumuşacık, aşırı pişmemiş, sulu suluydu. Köfteciler içerisinde en güzel sos da buradaydı. Açıkçası Edirne'de ve Tekirdağ'da köftenin yanına verilen sos bence etin tadını yok ediyor, ete yakışmıyordu. İlk defa bu köftecideki sos köfte ile bütünleşiyordu. Her zamanki gibi bir porsiyonda 10 adet köfte bulunuyor ve porsiyon fiyatı 18 TL. Hayrabolusunu da çok merak etsem de Çorlu’da yiyeceklerimi düşünüp hemen otogara gittim.

MEYDAN KÖFTE

8 TL ödeyerek otogardan Çorlu otobüsüne bindim. Yaklaşık 45 dakika süren yolculuk sonrası Çorlu’da idik. Çorlu Otogarı’na indiğimde Mısır’da tek başıma Port Said Tren İstasyonu’na indiğimdeki aynı duyguyu yaşadım: “Ben nereye geldim?” Çok gelişmiş dedikleri Çorlu bir köy gibiydi. Tek başına gezerken bu düşüncelere çok sık kapılabiliyor insan. Morali düzeltecek en kolay şey de tabii ki yemek yemek.

ÇORLU YOLU

İlçenin meşhur lokantası Saydanlar Kanaat Lokantası otogara 5 dakika uzaklıktaydı. Ev yemekleri sunan lokanta ciğer sarması ile meşhur. Yaptığım araştırmaya göre sadece cuma günleri çıkıyormuş ama şanslıydım herhalde; pazar günü de bu güzel yemeği yeme fırsatı buldum. Ciğer sarma, koyunun iç organlarını saran iç yağın içerisine ciğerli, çam fıstıklı iç pilavın doldurulup fırında pişirilmesi ile yapılıyor. Yemeklere bakarken adamın mercimek çorbası diye tanıttığı çorbanın turuncu renkte olduğunu görüp merak edip yemeye çorba ile başladım. Salça ile renklendirilmiş mercimek çorbası çok da hoşuma gitmedi, özel bir tadı yoktu. Garson ciğer sarmanın üzerine et suyu dökelim mi diye sordu ben de olur dedim. Keşke demeseymişim. Zaten tok olan karnıma ağır olan yemeği daha da ağır hale getirmiştim. Et suyu dediği de oradaki yemeklerden birinin suyunu koymuştu muhtemelen. Yemek çok güzeldi, ama ben yemeğe hakkını veremedim. Çok toktum, tek başımaydım ve yemek ağırdı. Tadıp da bırakamadığım için hepsini bitirene kadar zorlandım. Bir de buranın Peynir tatlısı meşhurmuş. Hayrabolu, Kemalpaşa, peynir tatlısı hemen hemen aynı şeyler. Ama buranın Peynir tatlısı ya da Hayrabolu’su muhteşemdi. Hayrabolu biraz daha büyük bir küreye benzer, buranın ki uzay mekiği şeklindeydi, biraz basıktı. Üzerine diğer yerlerin aksine tahinin yanında ceviz serpiyorlar. Yarım porsiyon söyledim, bitmesin diye yavaş yavaş…

MERCİMEK ÇORBASI

CİĞER SARMA

PEYNİR TATLISI

Buradan çıkıp Çorlu Kalesi’ne doğru gittim. Kale yolunda geçtiğim mahalleler Mısır’ı gerçekten aratmıyordu. Sokakta tel kafeslere konmuş tavukları satan bir adam kafesin dışında kaldırımın üzerine ot dökmüş tavuklar sanki orada bağlanmışlar gibi sıra halinde otluyorlardı. Mahalle halkı bu çocuğun burada ne işi var dercesine bana bakıyordu. Kalenin olduğu tepeye vardım. İki yıkık duvar, bir Türk bayrağı ve çamurdan oluşan kaleye doğru yürüdüm. Manzarası güzeldi, alt tarafı bir uçurum ve gecekondu mahallesiydi. Sokakları çamur yerine kum olsa Mısır olduğuna inanabilirdim. Tepeden mahalleyi videoya çekmeye başladım ve o anda mahallenin gençleri « Ne çekiyorsun ? » diye laf atmaya başladı. Ben de sakince arkamı dönüp gitmeye karar verdim ki tam giderken bir araba önümü kesti ve bana hesap sormaya başladı. Al istiyorsan sil, ben turistim, seni çekmedim, şehri çektim gibi savunmalarla ucuz kurtuldum. Halbuki mahallenin gelişmemişliğini anlattığım videolar vardı, onları iyi ki açmadı. Arabaya binmemi istedi, ben reddettim, yanındaki adam da bırakmasını söyledi. Bir gün ya yemek ya gezmek ya da Pilates yüzünden başıma bir şey gelecek ; bakalım ne ?

ÇORLU KALESİ

Çorlu batıdan doğuya doğru gelişen bir şehir. Ben bunu İstanbul’un çekim gücü olarak tanımladım. Otogar batısında bulunuyor ve doğuya gittikçe yürüdüğünüz cadde yavaşça gelişiyor, en son gökdelenleri görüyorsunuz. Cadde üzerinde önüme çıkan onlarca yemekçi az canımı çektimedi ama tek başıma olduğum için yalnızca en bilindiklere gitmem gerekiyordu, çok fena karnım dolmuştu. Çorlu’da aklımda en kalan lezzet Balaban Pastanesi’nin ekleri oldu. Edirne’de de şubesi olan Balaban aslında bozasıyla meşhur. Edirne’de profiterolünü yemiştik. Burada beyaz çikolata kaplı eklerinden yedim. Kreması müthişti. Zomato birincisi gurme arkadaşım Cemre Balcı’nın dediği gibi : « Yerel pastanelerde eklerin çikolatasına değil kremasına bakacaksın » Bu eklerin kreması gerçekten müthişti.

BALABAN EKLER

Birkaç yüz metre ilerde ise Tatlı Konağı vardı. Bu tatlıcının da Edirne şubesine gitmiştik, ama bir de Tekirdağ’da tatmakta fayda var. Buranın Hayrabolu’su gerçekten çok iyiydi. Edirne’dekine ek olarak üzerine biraz kaymak sürüyorlar. Çok az da peynir helvası tattım. Ve Tekirdağ finalimi yaptım. Aslında bir Boşnak börekçisi de varmış ama yemekten yorulmuştum.

PEYNİR HELVASI & HAYRABOLU

Dümdüz şehrin doğusuna doğru yürüdüm. Elit kafeler, AVMler, gökdelenler, iş merkezleri… Çorlu beni kötü karşıladı, ardından gelişmişliği ile şaşırttı.

Köftesi, Hayrabolu’su, şarabı… Tekirdağ gurme gezimi de doygun bir şekilde tamamladım. İstanbullular’ın bir hafta sonunu çok kısa mesafede bulunan bu şehre ve ilçelerine zaman ayırması şart. Hele ki kendi özel araçları varsa bizim gidemediğimiz sahil kenarındaki Şarköy gibi kasabalarına ve Hayrabolu tatlısının merkezi Hayrabolu ilçesine gitme fırsatları olur. Gelecek gezimizi Kırklareli’ne planlıyordum ama biraz Trakya fazla geldi bu sefer. Bakalım gelecek şehir neresi olacak ?

DÖNÜŞ